10 Şubat 2012 Cuma

Bir Gerçek An' dı, Bir Gerçek Tepki


BİR GERÇEK AN DI, BİR GERÇEK TEPKİ
Bursadan çıkıp Mudanyanın da ilerisine geçmişiz. Denize doğru. Ben sahil bekliyordum bir tepeye vardık. Gariptir bazı insanlar. Denizi yukarıdan izlemeyi severler. Manzara dedikleri şey geniş bir açıdan bakmaktır. Bense denize ne kadar yaklaşabilirsem orası olur mutluluk. Hem belki bazı insanların manzarası olurum.
Bir kayanın üzerine kurulmuş bir yer. Marmara, tüm ihtişamıyla karşımda ama sesi yok nemi yok. Onlar yamacın altlarına çarpıp bana ulaşamadan kayboluyorlar zamanda. Ahşap bir baraka var arkada. Üzerlerinde yöresel kıyafetleri ile kadınlar ve erkekler. Birileri kahvaltılıklar hazırlıyor, bazıları gözleme açıyor. Alümiyum tepsilerde çaylar semaverlerden dolup masalara boşalıyorlar. 
Bazı günler pek konuşmam ben. Sadece izlerim. Dalar giderim bazen. O anlarda kalabalıklar bir uğultu gibi gelir kulaklarıma. Rüzgarın sesinden ayırd edilmez olur. Öyle bir gündü işte. İnsanlar neşelerini şarj edip kalkmışlardı yataklarından. Evde yeterli piriz mi yoktu neydi? Ben tükenmiştim. Ne zaman durgunlaşsam çevremde bir tedirginlik hissederim. Arkam dönükken soru soran göz mimikleriyle telgraflaşmalar. Sorgulamalar. Bir an masaya dönsem yüzümü, hafif sırtırak dikkate almıyormuş gibi davranmalar. Bunlara alışığım. Kızmıyorumda. Beni seven insanların korkularına kızamam. Çok şey yaşadılar. 
Oradan uzaklaşıp uçurumun kenarına gitsem bir tedirginlik olur belki ama kimse yadırgamaz. 
Ortamda bir yeni insan var ise ve ben bu halimde isem, nedense bana yaklaşmak, anlamak, dinlemek, hatta konuşmak ister. Ne güzeldir ki birilerince engellenir. "Bırak onu bugün" denir. "Yalnızlığına ihtiyacı var bir kaç gündür bizle."
O gün böyle olmadı. Ben geçen bir yelkenlinin peşine takılmıştım. Onu takiben uçan iki martıya karşılıklı bir replik yazıyordum. Uzaktan geçen bir tankerin dikine giden bir balıkçı teknesi ile çarpışma ihtimalini tartışıyorlarken biri pike yapıp denize daldı teknenin tam arkasından ve ağzında bir balıkla çıktı. Ben öyle hayal ediyordum ki...
"Ne izliyorsun" diye bir ses duydum.
Duymamazlığa gelebilir ve birinin gelip onu almasını bekleyebilirdim. Bekledimde...
"Neyin var" diye asıl noktaya giriş yapı.
"Hiç" dedim. Kısaca. Kesip atmak istedim tüm sözleri aklım martılardaydı.
"Ben manzaraya geliyordum ki sen kalktın yerinden. Şimdi paylaşmalısın benimle burayı" dedi.
Al başına belayı. Gel sen otur. Ben bir masadakile bakayım desem aklım martılarda çakılı kalacak tüm gün, akibetleri ne oldu diye? Hem balıkçı tankere çarptı mı? O yelkenli Karadenize mi Ege' ye mi yöneldi? Bir sürü ek sorun... Bırak beni be kadın çözeyim şunları.
"Atlamak ne güzel olurdu değil mi?" "Suyun içine, şöyle burdan koşarak"
Dikkatimi başka yöne çekmeyi başrmıştı sonunda. Atlamak...
"Dün konuşmuştuk ya testler falan" dedi. "Herşeyi anlatamadım aslında sizlere"
Sesi titrer gibiydi. Sizlere diyordu ama benim yanımdaydı. Gerçekten konuşmaya ihtiyacı vardı biliyorum ama ya ben? Martılar, gemi, balıkçı, yelkenli... Birde atlamak çıkarmamışmıydı az evvel başıma...
Dönüp yüzüne baktım. Pes eder gibi bir ifade ile. Kadınlar bu bakışı hemen tanırlar. öyle bir anda neşelenip otururlar yanınıza. Hemen geldi oturdu ama farkı neşeli ifade takınmamasıydı. "Beynimde tümör var benim"
Bu gerçek bir an' dı.
Anı özümsemek istedim önce. Hala tekneye bakıyordum. Martılar tankere doğru uçuyordu, sanki çarpışmayı görüntülemek ister gibi. Yanımdaki kadının beyin tümörü ayaklanıp uçurumdan atlıyordu... 
"Yani öleceksin." 
Bunu söylerken hala kıza bakmıyordum. Ağlıyor muydu acaba?
"Ne zaman öleceksin?"
"Bilmiyorum" 
Ağlamıyordu. Ürkmüştü sadece, sesinden anladım. Yüzüne bakmadım daha...
"Öleceğin zamanı bilmek güzel olurdu" diye ekledim.
Sonra yüzüne bakıp gülümsedim. Geri gülümsedi bana.
"Öğrenince söylerim" dedi.
"Söylersen seni ölürken izlemek isterim" dedim bende. "Tabi önceden benim başıma bir şey gelmezse."
Samimiydim üstelik.
Murat IŞIK