11 Şubat 2012 Cumartesi

İstanbul' da Bir Yerlerde

İSTANBUL' DA BİR YERLERDE

Heyecandan ölmek üzereydi. Bayramlık veletler gibi hissediyordu kendini. Uzun yıllar sonra ilk kez parfüm kullanmıştı. Tıpkı çocukluğunda elini öpmeye gittiği dedesi gibi koktuğunu düşündü. Herşeyi benziyor olsaydı keşke ona. Elbiseleri her zaman ütülü hatta kol ve yaka kenarları kolalıydı. Geniz omuzlarını açıkta bırakan bir yelek giyerdi ve içinden kravatının sadece "düğüm" bölgesi görünürdü. Şu anda ona en çok benzediği andı ve ne yazık ki zamanlar arasında tek uyumluluk kokulardı.
Paspal bir yeşil mont vardı üzerinde. Bir zamanların solcularının giydiği parka türünden birşey. Altında taşlanmış diye tabir edilen ama daha çok bir arabanın arkasına bağlanmış ve süründürülmüş gibi duran yırtık pırtık bir kot. Üstünde "kolalanmış" yani üzerine cocacola sıçramış bir t-shirt. Dedem babamı bu yüzden mi evden kovmuştu acaba diye düşündü.
Dizleri sürekli oynuyor buna bir türlü engel olamıyordu. İşkence gibiydi garsonun gelmesine kadar geçen süre. "Hoşgeldiniz" dedi garson. Cümle zarif gelebilir size ama tarz ve vurgu tam tersiydi. "Bok vardı da geldiniz. Bir siz eksiktiniz." gibi bir anlam çıkarabilirdiniz bu ses tonu ve size bakmaksızın cevreyi izleyerek konuşan garsondan. "Menü var mı?" diye sordu çocuk. Garson şöyle bir süzüp çocuğu "getireyim" dedi.
Böyledir bu paspal gençler diye geçirdi içinden. Sevgili yaparken düşünmezlerde onu yemeğe getirirken gelir akıllarına para. Sonra hemen, "bir menü alalım." Alalım tabii. Bakalım "en ucuz nasıl atlatırım bu hali" diye. Aileleride bunları adam olacak sanıyor. Sevmiyordu gençleri. Hele böyle çift halinde gezen tazelere daha bir uyuz oluyordu. Baktı mı anlardı gözlerinden, masa işgalcisi midirler, yoksa müşteri mi? Bu çocuk bu kıza bugün ilanı aşk edecek kesin diye geçirdi içinden. İğrendi düşüncesinden bile...
"Çok güzel bir yermiş" dedi kız. Gülümsedi.
Ahhh o gülümseme. Herşeyin sebebi o değil miydi zaten. O ilk gün karşısına çıktığında "Muhasebe 1 dersi hangi anfi' de?" diye sorup gülümsemesi. O günden sonra kim herhangi bir ortamda "muhasebe 1" dese gözünün önünde kızın yüzü, gülümserken buluyordu kendini.
- Güzeldir. Bende seni ilk gördüğüm gün keşfetmiştim burayı.
Ne saçmalamıştı böyle! Seni ilk gördüğüm gün mü? Allahım neler söylüyordu eşşekarısısı sokası dili. O günü dün gibi hatırladığını belirtmek zorunda mıydı? Şimdi kız hangi gün diyecekti al başına belayı. Düşün ki bulasın senin ilk aşık olduğun değilde onun seni ilk farkettiğ anı.
- Sana anfiyi sormuştum değil mi?
Zaman durdu. Dizlerin titremesi. Manzara. Kızın gülümsemesi. Öğretilen herşey. Hatırlıyordu o günü.
- Biliyor musun numaraydı o. Yani anfiyi biliyordum.
Neler oluyordu? Ev arkadaşlarının bir oyunu muydu bu? Yoksa diğer tüm aşkını anlattığı insanlar beraber mi hazırlamışlardı bu oyunu? Keşke içime atsaydım diye düşündü. Kimseye söylemeseydim.
- İşin aslı seni çok beğenmiştim.
Buraya kadardı demek herşey. Geçmiş zamanlı bir beğenme cümlesi. beğenmiş-tim. tim tim. Yankılanıp durdu kulaklarında.
- Yüzünden içine baktım o gün. Sonra sen anfiye kadar benimle geldin. İçeri girdin hatta yanıma oturdun. Sonra hep yanımdaydın. Tüm ders boyunca. Dersi dinlemedin. Beni izledin. Öyle komik bakıyordun ki yüzüme. Hep gülümsedim. O gün sevmiştim seni. Hala aynı histeyim.
Şoktaydı çocuk. Olay kızın anlattığı gibi olmamıştı. O anfiye hiç gitmemiş, kızın yanına oturmamış, onu seyre dalmamıştı. Ne demekti şimdi bu?
Murat IŞIK