11 Şubat 2012 Cumartesi

Bitmemiş Projeler Odası


BİTMEMİŞ PROJELER ODASI
 
Odasının kapısından çıkmadan son ilacını içti. Birazdan deli doktoruna gidecekti her haftaki rutininde. Çantasını son kez kontrol etti. Montunu giydi. Eldivenlerini taktı. Motorsikletin anahtarını masadan alıp sağ cebine koydu. Kaskını eline aldı ve odanın kapısını açıp çıktı. Kafasını kaldırdığında eski bir binanın eski kapısının önünde elinde kaskıyla duruyordu. Bir kapı ile diğeri arası, yaşanmamış bir yolculuk.
 
Kaç kez yaşamıştı bunları? Bazen kafası o kadar dalgın oluyordu ki kendini bambaşka kapıların önünde buluyordu. Alakasız. Gidilmesi planlanmış olandan tam aksi bir yerde. Böyle olduğunda, nerede olduğunu önemsemeksizin sadece kapıyı çalıp beklerdi. İçerden "Kim o?" diye bir ses geldiğinde duraksardı, kafası karışmış bir halde...
Sahi kimdi o?
 
Bir keresinde bir asansör kapısının önünde bulmuştu kendini. Ama asansörün içindeydi. Katları gösteren ışıklı panelin tam önünde. Kaçıncı kata çıkacağını bilmez bir halde. Hangi şehir, hangi semt, hangi bina değil(!) Kaçıncı kat? Bütün mesele buydu işte... Hepsine basıp, her katta durdu. Hiç birinde dışarıya bakmadı bile. Rastgele bir katta inip rastgele bir yöne döndü. Köhne bir kapının önünde durdu. Kapıda bir göz deligi vardı. Zil yoktu. Apartmandan gelen ışık bu arkalara saklanmış kapıya ancak bir hüzme aydınlık yollayabiliyor o da kapı numarasının sadece ilk rakamı olan 1'i aydınlatmaya yetiyordu diğer rakamın 3 olduğunu anlayabilmek için dokunması gerekti. Tam o anda kapı açıldı. Teleşla çantasını karıştırarak önüne bakmaksızın kapıyı açan kadın, bir karartı fark edipte kafasını kaldırdığında karşısında eli ona doğru uzanmış kasklı, simsiyah giyinmiş bir adam görüp çığlık attı. Aceleyle kapıyı kapamak üzere hareketlendi. Çocuk öylece hareketsiz duruyordu. Kapı suratına kapandığında eli 3 rakamıyla yeniden buluşmuştu.
 
- Kimsin? Defol.
 
İlginçtir bu tepki. Kimsin bir sorudur cevabı beklenip öyle defol denir genelde...
 
- "Özür dilerim ben sadece..." Ne diyeceğini bilemedi. Bir kapıdan çıktım ve asansörünüzde buldum kendimi. Işınlanmayı bilir misiniz? aynı onun gibi işte sonra neden bilmem bu katta bu kapının önündeydim; diyemezdi.
 
".... Yanlış bir yerdeymişim." demekle yetinmişti.
 
Doktorun kapısında durmuş bu yaşanmışlıkları düşünürken ona acaba bu olanlardan bahsetmeli miyim diye sorguladı kendini. O anda kapı açıldı. Asistan "Hoş geldiniz" dedi.
 
"Merhaba" diyerek içeri girdi çocuk. Bekleme salonuna yöneldi. Hafif bir müzik çalıyordu. Fransızca' ya benziyordu. Ama aksanlı bir kadın sesiydi. Belki Kuzey Afrika ülkelerinden gelme bir Fransızdır diye düşündü. Neden bu kadar çok şey düşündüğüne kitlendi o anda. Her ayrıntıyı detaylıca incelemeye başlıyor sonra aniden dikkati başka bir ayrıntıya kayıp bir evvelkini daha sonra irdelemek üzere biryerlere depoluyordu. Bir sessizlik bir boşluk anında tüm bü depolanmış düşünceler bir anda çullanıyordu üstüne yeniden. Hiç tamamlanamamış projeler arşivi gibiydi kafası.
 
Doktorun kapısı açıldı. İçeriden çirkin ve üstelik bakımsız bir kadın çıktı. Eğer kendi doktor olsaydı böyle bir hastayı asla kabul edemeyeceğini düşündü. Onu bir estetisyene ihtiyacı vardı. Deli doktoruna değil. Gerçi bu çirkinlikle aynaya yıllardır bakıyorsa, delirmiş olabilirdi.
 
"I see dead people" diyordu kesin aynaya bakıp.
 
- Yok canım. Sensin o aynadaki. Bence de bir doktora görünmelisin. Hayır psikiyatriste değil estetisyene. Yürü canım. Yürü çirkin öredeğim. Hadi....
 
O sırada doktor hastasını yolcu ederken, kafasını hafifçe eğip "Hoş geldin" dedi. Demedi de aslında, sadece dudaklarını ses çıkarmadan öyle demiş gibi oynattı. Çocuk iyi dudak okurdu, hemen anladı. Sadece gülümsedi ve doktora çirkinden kurtulması için süre verip, camın kenarına gitti. Taksimin hengamesini izlerken bir yandan da konuşacağı konular üzerinde düşündü. Bitmemiş Projeler odasının kapısı sonuna kadar açıktı nasılsa...
 
Murat IŞIK  
    

Üçüncü Türden Yakınlaşmalar 1 (İlk Tanışma)


ÜÇÜNCÜ TÜRDEN YAKINLAŞMALAR 1. BÖLÜM (İLK TANIŞMA)


Çok sık okuma geceleri düzenlerdik üniversitedeyken. Geceleri yaşadığımızdan olsa gerek mumlara tutkuluyduk. Bağımlılığımızın izleri olan bitmiş şişelerin her birinin üzerinde bir mum erimeye gebeydi.
Amcamın evinden yürütülmüş ahşap bir barımız vardı. El yapımıydı. Üç adet yüksek bar sandalyesi vardı. Ben barın içinde yani servis tezgahı ile, kadehlerin durduğu ve duvara monteli arka kısım arasında, içki servisi yapardım. Peçetelerin ve diğer şeylerin durması gereken ara bölümde, sayfalarca şiir ve bazı üstadların kitapları olurdu. Benim yazmış olduğum her sayfa da bir şişe veya bir bardağın tabanının izleri olurdu. İçinde her ne içilmişse onun renginde izler. Bir imza gibi ama bir ruj lekesi kadar manidar...
Şanslı olduğumuz zamanlarda bazen bir gitar bazen bir saz eşlik ederdi bize. Her tür müziğe açık bir yapımız vardı. Barın uzağında kalanlar bir yer sofrasının başında bir ucu bara doğru açık olmak üzere hilal şeklinde dizili otururlardı. Belli bir sayımız yoktu ve davet şartı aranmazdı. Sözlere ve müziğe tutkulu herkesin bildiği bir evdi...
Böyle gecelerden birinde, soğuk bir kış günü, kar tüm ihtişamı yağıp yolları kapatmışken, kapı çaldı. Elinde şaraplarıyla üç kişi kapıda duruyordu. Bir tanesi okuldandı. Diğerlerini tanımıyordum. "Hadi gelin" diyip salona yöneldim. "Işık için kusura bakmayın" dedim yürürken.
Salondan hoş bir aydınlık holü aydınlatıyor fakat kapı girişine kadar yetişmiyordu. Salona gittiğimde şarkı son dörtlüğündeydi.
"Baba ben derviş miyem?
Hırkamı giymiş miyem?
Ben sevdim eller aldı.
Baba ben ölmüş müyem?"
Bu türküyü Cem Karaca sitili ile söylerim ben. Böyle kelimeleri yaya yaya. Sesli harflerin üzerine daha bir basarak. Sonuna yetiştiğim bu kısmı, ben söylerken insanlar susup dinlediler. O sırada içeri girdiler yeni gelenler. Kimse kımıldamadı. Geleni karşılamak gibi bir adetimiz yoktu. Gelenin hemen adapte olması için zaten buradaymış gibi davranırdık. Ben bu kısmı bitirince gelenlerden tanımadığım ikisi aynı anda "Oy lümüne, lümüne. Can lümüne, lümüne" diye benim sevdiğim Karaca versiyonun da olduğu gibi, ilave kapanışı yapmaya başladılar parçaya. Sarı saçlı olan bu sırada şişeleri bana uzattı. Hoşuma gitmişti. Şarkıyı söylüyor olmasından dolayı sadece kafamı hafifçe eğerek ve gözlerimi gözlerinden ayırmaksızın teşekkür etmiş oldum. Şarkının bu ek kısmı da bittiğinde bir arkadaşım "O halde" diyerek elindeki kitabın bir sayfasını açıp ilk önüne gelen şiiri okumaya başladı. Ümit Yaşar' ın satırları yankılandı her duvardan bir ağıt gibi...
"6 Haziran 1973 

Pırıl pırıl bir yaz günüydü 
Aydınlıktı, güzeldi dünya 
Bir adam düştü o gün Galata Kulesi'nden 
Kendini bir anda bıraktı boşluğa 
Ömrünün baharında
Bütün umutlarıyla birlikte 
Paramparça oldu 
Bir adam düştü Galata Kulesi'nden 
Bu adam benim oğlumdu 

Gencecikti Vedat 
Işıl ışıldı gözleri 
İçi 
Bütün insanlar için sevgiyle doluydu 
Çıktı apansız o dönülmez yolculuğa 
Kendini bir anda bıraktı boşluğa 
Söndü güneş, karardı yeryüzü bütün 
Zaman durdu 
Bir adam düştü Galata Kulesinden 
Bu adam benim oğlumdu 

"Açarken ufkunda güller alevden" 
Çıktı, her günkü gibi gülerek evden
Kimseye belli etmedi içindeki yangını 
Yürüdü, kendinden emin 
Sonsuzluğa doğru 
Galata Kulesinde bekliyordu ecel 
Bir fincan kahve, bir kadeh konyak 
Ölüm yolcusunun son arzusuydu bu 
Bir adam düştü Galata Kulesi'nden 
Bu adam benim oğlumdu 

Küçücüktü bir zaman 
Kucağıma alır ninniler söylerdim ona 
Uyu oğlum, uyu oğlum, ninni 
Bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat 
6 Haziran 1973 
Galata Kulesi'nden bir adam attı kendini 
Bu nankör insanlara 
Bu kalleş dünyaya inat 
Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona 
"Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat"
Şiir bittiğinde hepimizde bir hüzün vardı. Söz ölüme kadar gelmişse, tam zamanıdır "Sessiz Geminin". Gitar başlarken tıngırdamaya yeni gelenlerden esmer olan aniden şiire girdi. Diğerleri arkadan şarkı hali ile eşlik ettiler ona. Onları sevmiştim. Çabuk ısınmışlardı ortama ve adabı biliyorlardı.
"Birçok giden,
Memnun ki yerinden,
Çok seneler geçti,
Çok seneler geçti;
Dönen yok seferinden"
"Amma hüzünlendik." "Hadi dağıtalım kafaları" dedi biri. Kaldırdı kadehini. İlk orada "hoş geldiniz" dendi ama gelenlere değil sadece; orada olanlara da. Bende bardan çıkıp yanlarına gittim. Kadehlerimizi tokuşturup sohbete başladık bir süre. Evin ve ortamın hoşluğuna gönderme yaptı esmer olan. Teşekkür ettim. İlk defa o an dikkatlice yüzlerine baktım. İkiside hoştu ama sarışın olan kıskanılacak derecede yakışıklıydı. Esmer olan bir erkek için fazla bakımlıydı. Yüzünde bir matlık vardı. Fondoten sürmüştü sanki. 
Elimde olmadan insanları çok detaylı incelerim ben. Konuşurlarken, gülerlerken, hallerine bakarım. Önsezilerim güçlüdür. Bazen önseziden daha çok ön yargılı gibi gözükürüm. Ama bunu kabul etmem, çünkü pek az yanılırım.
Beş dakika izledikten sonra gelenlerin efemine hareketleri dikkatimi çekti. Ama itici değillerdi. Kızlar muhtemelen hemen fark etmişlerdir ama diğer erkeklerin çok dikkatini çektiğinden emin değilim. Samimi buldukları bir ortamda rahat hareket edebilmeleri hoşuma gitmişti. Hem öz güvenleri hemde bize karşı güvenleri keyif vericiydi.
"Gay" misiniz diye soruverdim. Kaba değildim ama. Yüzümde anlayışlı bir gülümseme vardı.
Sarışın olan yüz ifademi görünce gülümsedi. Kibarca biseksüel olduğunu söyledi. Esmer olan gözlerini bana dikmiş halde durdu. Benden değildi sanırım tedirginliği. Gözlerini çekmeden. "Evet" dedi.
Kimse yadırgamadı. Sadece kızlardan biri elini tuttu ve fondoteninin markasını sordu. Gülüştüler. Şimdi gerçekten tanışmıştık...
Gece boyunca okunan şiirlerin neredeyse tamamına eşlik etti sarışın olan. Esmer olanın uzmanlık alanı ise şarkılardı. Gay' lere has bir güzellikteydi sesi. Özellikle söz konusu olan Türk Sanat Musikisi olduğunda sadece onu dinlemek için sustuğumuz oluyordu.
Gecenin bir yerinde aşkla ilgili konuşmalar yapılırken herkes aklına gelen bir cümleyi söylemeye başladı. Tamamı kendimize ait cümlelerden kocaman bir şiir çıkmıştı ortaya. Çok yaratıcı cümleler, alkış aldı. Aklımda esmer olan adamın söylediği bir cümle kalmıştır. "Aşk bir huzur değil huzursuzluktur bizim için. Normal olan sizlerin aksine biz aşkı zor bulduğumuz için sancılanır; Bulunca da kaybetmemek üzere hep huzursuzlanırız. Sizlerin aksine fazlaca kıymet bilir bu sebeple de fazlaca acırız."
Onu anlamak istedim ama empati yeteneğim yoktu... Gece boyu anlatılan aşklar ve acılarla ilgili bazı şeyleri not aldım. Üzerlerine yazacak çok şeyim vardı. Bir başka gece kendi satırlarımızla bu konuya devam edeceğimiz üzerine sözleştik. Sarışın olan giderken, "Bir sonraki sefer bizde olsun. Ama hafta sonuna denk getirelim. Size yemek yapmak isterim" dedi. Memnuniyet ifadesi ile gülümsedim...
Murat IŞIK   

Beyaz Doğaçlama


BEYAZ DOĞAÇLAMA

Dün çalışanları 17:30 gibi evlerine yolladık. Geç bile kalmışız denebilir trafik berbatmış. Ben kapıları kitleyip odamın perdelerini açtım. Kar yağışını izledim. Çok nadiren perdelerim açılır benim. Işığı sevmem. Başımın üzerinde bir aydınlatma vardır ama kullanmam. Tamamen camdan bir oda olduğu için diğerlerinin ışıklarından faydalanırım. Kar yağışını izlerken bir yandan karla ilgili şarkıları dinledim. Kalmış biraz işim vardı ama konsantre oldabildiğim söylenemez. Sigara içmek için genelin aksine çatıya çıktım. Manzara daha bir ilginç geldi gözüme. Çatıların bembeyaz olması çok aşina olduğum bir durum değil. Ama ne kadar hoş görünüyordu. Şehir temiz duruyodu. Beyaz çatıları olan bir İstanbul hayal ettim. Her daim beyaz. Bir seferinde Newyork' ta bir grubun küresel ısınmayı önlemek adına çatıları güneş ışığını daha iyi yansıtan beyaz renge boyadıklarını okuduğumu hatırladım. İşe yaramış mıdır bilmem ama fikir kesin benim gibi kar manzarasını yüksekten izleyen bir şizofrenden, "sosyal" değilde "estetik" amaçla çıkmıştır diye düşündüm. Bir kadının ayağı kaydı ve düştü. Arkasında yaklaşık 20 metre mesafede yürüyen bir kız, sırf bu görüntüden ürküp yanındaki çocuğun koluna girdi. Yerinden fırlayan bir usta düşen kadına yardım etti. Bir kedi ustanın hareketlenmesinden tırsıp ciyaklayarak çöpten fırladı. Kızın koluna girmesininin şaşkınlığını üzerinden atamamış çocuk, kedinin refleksine hazırlıksız yakalanıp heyecanlandı. Ayağı kayarken kıza ağırlığını verdi ve beraberce düştüler. Kız bozulmuştu. Çocuk gülüyordu. Kedi kaçmıştı çoktan. Usta yardım ettiği kadınla işini bitirmiş teşekkür seromonisinden sıyrılmaya çalışıyordu. Kadın, düşmek bir kabahatmiş gibi izahat yolları arıyordu. Ben sigaramın son nefesini bu manzaraya üfleyip içeri girdim.
Murat IŞIK

Neşe


NEŞE
İki haftadır çok neşeliyim. Bu kadar uyumlu bir insan olmayalı çok uzun zaman olmuş. Herşeyi neşeyle karşılamam çevremdekileri de şaşırtmış olmalı. "Evet" dediğim herşeyin, teyidini almak zorunda hissediyorlar kendilerini...
Tadımdan yenmiyorum denebilir. Seni hep böyle görmek istiyoruz dedi taze aşıklar bana. "O zaman bu halimin kıymeti bilinmezdi" demedim.
Saçlarını tarıyordu kadın yanına gittiğimde. "Benim saçıma fön çek hadi" dedim. Sevindi. Maşa gibi birşey var onu aldı eline. Ben uslu uslu oturdum. Efendiliğimden değil. Yanmaktan korktum. Neyse ki çabuk bitti işim. Saçlarım pırasa gibi oldular. Tahminimden daha çok uzamışlar. Kıvır kıvırken anlaşılmıyormuş. Uzunluklarını sevdim ama düz saç bana hiç yakışmadı. Yeni yetme lise rockçılarına benzedim.
Sabah kahvaltısında somon yedim. Bir de zeytinyağlı dolma. Ne alaka değil mi. Bende alakasızım zaten bu ara denk düştük birbirimize...
12 tane kitap 2 tane film aldım cumartesi günü. Aradığım bir albüm vardı bulamadım. Satıcı çocuk biraz mahçup "İnternet cd yi bitiriyor satılan ürünün yerine yenisini getirmiyoruz" dedi. Anlamış gibi yaptım. Anlamamıştım tabii. Bende sistem farklı çalışır. Ben bir albümü internetten dinlerim beğenirssem mutlaka orjinalini alırım. Ama adamlar satmaktan bıkmış baksanıza. Ya yarın öbürgün; çalanlar çalmaktan, söyleyenler de söylemekten bıkarsa?
Murat IŞIK

Coşku


COŞKU
Sarılıp sımsıkı,
Ağlamak bulutlarla.
Yağmur olup yağmak;
Toprağa sızmak apansız,
Arınmak.
Coşkuyla fışkırmak bir kayanın dibinden,
Serin bir hırsla akmak, yatak boyu.
Denize kavuşmak, 
Sonsuzluğa karışmak...
Coşkun gönül;
Buharlaşmak bir daha,
Sarılıpta sımsıkı;
Ağlamak bulutlarla.

Murat IŞIK

Git


GİT
Şimdi çek ve git uzaklara.
Ben,
Elbet kendi ıssızlığımda, yeni bir dünyaya adım atabilirim.
Şimdi çek ve git.
Bana konuşmak için zaman bırakma;
Özlemini hissettiğim an, dönmen için yalvarabilirim.
Şimdi çek ve git.
Giderken yanında götür şiirlerini,
Tüm içtiğimiz şarapların sarhoşluğunu,
Yatağa sinmiş sevişmelerimizi,
Tanju Okan' dan Kadınım 45 liğini,
Hiç bir izin kalmasın geri.
Yoksunluğunda, kokusunu alıp doyumsuzlukların, peşine düşebilirim.
Özür dileyebilirdim,
Yapmadım.
Şimdi de sen,
Grurumu sermeden ayaklarının altına;
Çek ve git.
Murat IŞIK

Yol


YOL

Özlemek mevsimlik bir giysidir ama ben modayı takip etmediğim için kaçırırım hep. Ayırd etmeksizin, hiç kimseyi özlemem. Bir gün çekip gitme ihtimalime karşı böyle yetiştirdim kendimi...
Kaç senem daha kaldı bilmem. 12 seneyi geçeceğini sanmıyorum gidişimin. Bir sabah vakti çıkıp gideceğim, yaz mevsiminin hemen başında. Herşey önceden hazılanmış olacak. İşe gider gibi çıkacağım evden. Elimde küçük bir çanta olacak, içinde Sebago' larım. Sahile yöneleceğim. Limanda bekliyor olacak beni. Ayakkabılarımı çıkartıp sahilde bırakacağım. Görenler anlamalı gittiğimi ama benden bilmemeliler. Motoru çalıştırıp çıkacağım limandan. Boğazı geçene kadar hafifçe seyredeceğim yalıları. Marmaraya ulaşınca yelkenleri doyuracağım rüzgara. Tüm şehrin insanları arkamdan seslenecek. Dönüp bakmayacağım. Ege' ye kadar durmayacağım...
 
Planlandığı gibi gelir mi kuzenim benimle bilemem. Öylece yola çıkmak, bir yere ulaşmaya çalışmaktan daha fazlasını gerektirir. Herkeste bu yeti var mıdır?
 
Bir yelkenliyi ilk gördüğümde anlamıştım herşeyin nasıl ve nerede biteceğini. Ben denize aittim. Bazıları gibi topraktan değil sudan yaratılmıştım belli ki. Kara insanı olamadım. Karasal bir iklimde sıkışmıştı ruhum hepsi bu. Hem dört mevsim bana fazlaydı; İkisinin peşinden göçebe oldum...
 
Bazen bana bakıp algılayamıyorlar. Gitmek uzak bir ihtimal geliyor herkese. Aslında uzak olan gidememektir. Her gidişle daha yakın olursun hayallerine...
 
Murat IŞIK