11 Şubat 2012 Cumartesi

Bencil Bir Aşk

BENCİL BİR AŞK

"Yalan söyledim biliyorum." Yalan gibi gözüksün isteyerek bir doğruyu söylemişti aslında çocuk.
"Beni affedebilecek misin?" Affedilmek umrunda değildi oysa. Terkedilmeyi tercih ederdi. Yüzünü yere eğmedi bu yüzden af dilerken. Kadının gözlerine, mıh gibi çakıldı gözleri. Pişmanlığının da yalan olduğunu hissettirmek ister gibi.
 
Çok küçümsüyordu kadını. Oysa çok akıllıydı kadın. Ve hazırlıklı. Yıllarca çalışmıştı bu sahneleri. Aptal da olsa bir kadın, en akıllı adamı alaşağı edecek donanıma sahiptir. Hele ki bir de akıllıysa. Hapı yutmuşsundur. Sadece bu kadar aşıksa bir şansın vardır onu da ancak bir kere kullanabilirsin.
 
- "Hayır" dedi kadın. "Affetmeyeceğim." "Ama seni bırakmayacağımda. Acı çektiğini görmek istiyorum." Ucu açık kararsız cümlelerde böyle bir tehlike vardır işte. Kadınlara bu kadar açık vererek yaklaşamazsın. Bir seçenek sunman gerektiğinde dahi, ucu hep senin istediğin denize dökülecek bir cümle kurmalısın.
 
Yenilmiş gibi görünüyordu çocuk. Ama sadece görünüyordu. Yenilmemişti henüz. Böyle görünmek de bir silahtı. Bu silahı kullanırken göz temasından özellikle kaçınılırdı. Bir noktaya, göz kapaklarını açılmış kalmaya zorlayarak bakılır; gerisi İstanbulun "Tanrıya Şükür ki" tozlu olan havasına bırakılırdı. Bu durumda tozlar, gözlere doluşur, ve göz torbaları bir tepki olarak nemlendirirdi ortalığı. Göz çevresi bir süre sonra hafifçe kızarır ve üzgün, hüzünlü, ağlamaya yüz tutmuş bir portre oluşturulurdu. Aynı etkiyi yaratmanın bir diğer şekli için sigara içiyor olmanız gereklidir. Bu durumda kafanızı hafifçe öne eğer ve sigara dumanının gözlerinize ulaşan yolu bulmasını beklersiniz. Gerisi hızlı ve şiddetli olur. Bir damla yaş akmıştır bile gözlerinizden. Hem bu adildir. Bir kadın ağlamayı silah olarak kullanabiliyor ise bir erkekde pekala yapabilir. Madem ki herkes eşit ve mademki gözyaşları kadınlara münhasır değil...
 
"Hiçbirşeyi doğru yapamıyorum değil mi?" "Bencilliğim, beni bile yıpratıyor artık." "Haklısın acı çekmeliyim ama; bu kadar umursamıyorken hayatı... Nasıl olacak bilmiyorum."
 
Ve kafasını tekrar eğip önüne, bekledi çocuk.
 
Kadın ona hakvermiş görünüyordu. Böyle bir adama nasıl acı çektirilirdi ki? Git dese gidecekti. Eşyalarını toplayıp gideyim dese, güzelce yolcu edecekti. Kalsa; katlanmaya razı olmuş demekti. Keşke şiddetli olsaydı kavgaları; ama değildi. Karşısında ona bağıran çağıran bir manyak ta yoktu, şiddete yönelik en ufak bir hareket de. Peki neden kendini bu kadar zulmedilmiş, dövülmüş, perişan hissediyordu? Kalbi kanıyor gibi. İçi acıyor gibi...
 
"Haklısın" dedi. "Bende ki bu aşk ağır bir yük gibi. Sende ki bu özgürlük de eziliyor altında. Uç bakalım, hem ben seni göç ederken sevmiştim bir zamanlar! Unutmuşum şimdi. Budur iklimin sanmışım. Ben bile bu iklime ait değilken üstelik... Senin kadar kendimi de yerleştirmişim bu yere. İçimizde memleket hasreti ve hasretliği tüm diğerlerinin. Sırf birbirimizden ırak kalmayalım diye yaptığımız şu yıkıma bak. Bende bencil değilim diyordum ama meğer bu aşkmış benim bencilliğim..."
 
Şiir gibiydi kadın. Sayfalar dolusu konuşan diğerlerinin yanında suskunluğu dahi bir sanattı. Bu kadını sevmiş olmayı geçtim de bu kadınca sevilmiş olmak...
 
Şimdi öpüşseler, sevişseler; adına "kutsanmak" denirdi. Ama sadece sarıldılar. İkisinin içinde de bir art niyet gizlenmiş olarak...
 
Murat IŞIK