16 Haziran 2016 Perşembe

Söyle (4.Bölüm)

Söyle ne istiyorsun?
Unutulmamak mı?

Klasör almadım bilerek,
Bir yarım kapak dosyada sakladım tüm repliklerini.
Bir de resmin...
Ucundan dahi olsa gözük diye ufak bir hileydi işte.
Unutulma istedim.
Ölmüş gibi olma.
Ya da hiç yazılmamış...


Sahi bu kadar sevilmeyi istemiş miydin?
Hiç sormamıştım sana.
Ölümsüzlüğü bahşetmiştim kendimce;
Üstelik tanrı bile değildim.
Ne gam!

Senin yerine verdiğim tüm kararlardan utanıyorum şimdi.
Gitmek, kalmak, ölmek...
Senin seçimin değildi hiçbiri.
Meraktayım...

Söyle hadi.
Sen ne istiyorsun?

Murat IŞIK

Söyle (3.Bölüm)

Söyle ne duyuyorsun?

Az evvel attım çığlığımı.
Çaresizdim.
Sıkışmıştım.
Okları vardı!
Vuracaklardı...

İster korkudan de ister öfkeden;
Haykırıverdim üstlerine!
"Serin gel ölüm; ben sıcağı sevmem"

Sadece;
"Sevmem" kelimesi yankılandı kayalardan.
Öyle bilindi sonrasında.
"Sevmez" mişim gibi.

Eski zaman mitleri misali, ne de hızlı yayıldı.
Çok zaman geçmemişti üzerimizden oysa.
Tazeydi sevmişliğimiz...

Tarihin nasıl yazıldığını anladım o an.
Sahte;
Yapay,
Ve yazanın duyduğu kadarıyla.

O halde söyle.
Ne duyuyorsun?

Murat IŞIK

Söyle (2.Bölüm)

Söyle ne tadıyorsun?
Yumuşak bir dudaktan daha fazlası var mı diye soruyorum...

Mesela;
Bir öpüşmeyle tadını alabilir misin aşkın?
Ve sonra üzerine bir tuzlu yesen unutur musun?
Uzaktan gördüğünde ağzın sulanır belki.
Limonidir...

Sahile indiğinde;
Bir balıkçı kulübesinin önünden geçerken;
İki ihtimalin olur.
Ya canın balık çeker;
Ya tiksinirsin!
Her halükarda tadına bakmak;
Bir zaman sonrasıdır ancak.
"Bu akşam yada asla" gibi keskin ve ertelenmiş.

Söyle o halde ön yargıların olmadan!
Ne tadıyorsun?

Murat IŞIK

Söyle (1.Bölüm)

Söyle ne görüyorsun?


Dalgalı bir deniz. 
Köpükler.
Keskin bir yağmur?

Halüsinasyon hepsi!
Sert esen bir rüzgarın posası beynindeki imgeler.


Sahi;
Kim kimin içinden akar bu kadar hızlı?
Kollarımı açmaya vaktim olmadan ardımda kaldın...
Şimdi;
Geriye dönüp bakmakla geçmişe dönüp bakmak farksız birbirinden!


Bir şans eseri;
Benden hızlı koşar mısın?

Söyle ne görüyorsun?


Murat Işık

28 Mayıs 2013 Salı

Pamuk

Yarım yamalak her şey.
Ve hala,
Çok vakit var gitmek için.

Mevsimi değil hiçbir şeyin!
Elmalar kırmızı değil;
Morlar!
Ve,
Seralarda yetişiyor tüm insanlar.
Steril,
Dört mevsimlik...
Her aradığında her yerde bulunuyorlar.
Öylesine sıradan.

Huzur içinde geberecek bir yer bakınıyor herkes.
Ölülerini kimsenin sikmeye kalkışmayacağı bir yer!
Geçmişle bağı olmayan...

Kimse bulamıyor!
Bu sebeple pamuk tıkıyorlar kıçlarına...

Murat IŞIK

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Insane

Tütsü kokuyordu ortalık.
Tütsü,
İçki.
Ve kan!
Bir hayalden fazlasıydı...

Bir tarafta,
Büyücüler dans ediyorlardı.
Ve insandan daha aptal tüm yaratıklar,
Kurban ediliyorlardı;
İnsandan daha akıllı bir Tanrıya!

Bir kadın;
Baştan çıkarmaya çalışıyordu beni.
Parmaklarını vücudumda gezdiriyor,
Sonra aniden,
Dudaklarıma yapışıp,
Ağzından ağzıma şarap döküyordu.

Rastgele sevişmeler,
Ve tatminsiz boşalmalar...

Kafamı veremeyecek kadar delirmiştim galiba sonunda!

Düzen;
Yaşamak ve ölmek gibi basit olgularla,
İnsanın ırzına geçiyordu.
Bir de;
Sürekli öfkeli olan tanrılar,
Ve tetikçileri vardı tabii!
Tüm cinayetlerini birinin üzerine atmakta uzmandılar...

Midem bulanıyordu benim.
Tütsüdendi sanırım.
Yoksa;
Kan ve içki kokusuna bağışıklığım vardı.

"Belki de Tanrıdandır" dedi kadın.
Boşver dedim.
Sevişelim geçer.
Nihayetinde;
Ölmek ve sevişmek fazlaca benziyordu birbirine.

Murat IŞIK



10 Nisan 2013 Çarşamba

Aldanmak (1. Bölüm)

Herkes yalan söyler!
Ve;
Aldanmayı seçer birileri.
Bu kadar basit işte...

Birilerinin hikayeleri vardır.
Ajitedir çoğu zaman.
Olsun!
Hem biraz hüzün;
İyidir.

"Acılarla yoğrulmak" olgunluk sanılır çoğu kez.
Sanki acı;
Beyni geliştirirmiş gibi gelir.
Saçmalıktır oysa;
Sakatlar tam tersine...

Steroidler gibi işte!
Kimseyi gerçekten olgunlaştırdığı söylenemez.
Biraz şişirir belki kaslarını;
Ama sonunda mutlaka tüketir.

Her acıda;
Bir eziklik gizlidir.
Bu kompleksler;
Yer yapar tüm uzuvlarda...
Ve kanser gibi!
Er geç;
Çıkarlar ortaya...

O güne kadar;
Hayranlıkla izler Pegasus' unu,
Aldanmayı seven...

Normalmiş gibi gelir bu ona.
Hani,
Olimpos ta bir tanrıymış da;
Zaten kanatlıymış tüm atlar gibi!

Çok uzun kandıramaz kendini.
Bir gün uyanır
Ve bakar.

Çirkin;
Çirkindir hakikaten!
Bazen içi;
Yüzü yüzünden;
Bazen yüzü;
İçi yüzünden...

Bir kere görürsen;
Bir daha dönüş olmaz geriye.

Yalana takılmazsın.
Onu herkes söyler...
Ama aldanmayı seçmiş olmak!
İşte o koyar adama...

Murat IŞIK

27 Mart 2013 Çarşamba

Renkler



Renklerin ne önemi var?

Bir gece vakti kaybettik biz birbirimizi.

Siyahken ortalık.
Sakindik!
Kıpırtısız...
Bir yolunu bulup;
Aramıza sızı verdi ayrılık.

Sahi;

Hep böyle dingin mi olurdu gitmek?
Böyle alışıldık?
Yoksa;
Biz mi
Serin kanlıydık?

Karanlıktı!

Bekli de, o sebeple acıtmadı yakın mesafeden karşılıklı sıkılan son kurşunlar...
Duraksamadan düşürdük tetikleri!
Tereddütsüz...

Ezelden beri;
Acımasızdık demek ki!

Anımsıyorum da;

Nefesim kesilirdi seni görünce.
Ve sen;
Tepeden tırnağa titrerdin aşkla...
Bak şimdi şu halimize!

Ne ben saçının sarısını anımsıyorum,
Ne sen benim maviliğimi!
Tamamen yabancıyız birbirimize.

Sonuna kadar gitseydik;
Farklı mı olurdu dersin?

Farz et ki,
Oradayız...
Yaşamın kıyısında!
Ve ölüm,
Açmış kanatlarını;
Tüm siyahlığıyla karşımızda!
Korkmuyoruz ne gam!
Eski bir tanıdık gibi
Kucaklıyoruz azraili.

Anlıyoruz o an!
İçimizdeki bu hüzün,
Ölümden değil!
Evvelki ayrılıklarımızdan...

O halde söyle;

Renklerin ne önemi var?
Turuncu,
Mavi;
Diğerleri...

Hepsinin canı cehenneme!

Siyahına sevdalıyız biz gitmenin!
Ve yalnızlığına...
Üstelik,
Hem bağımlıyız;
Hem de;
Bağışıklığımız var ayrılığa...

Bir arada kalamayız...

Murat IŞIK

26 Mart 2013 Salı

Hesap



Bir gün gelecek,
Anlatacağız birbirimize,
Aklımızda olan her ne varsa.

Öyle;
Sitem eder gibi değil
Kaçırdığımız günlere.
Edemeyiz de zaten...
Üstümüzden geçen bulutlar,
Çoktan yağmıştır zaten bir yerlere.

"Başım ağrıyor" diyeceğim mesela!
"Lodostan olabilir" diye de;
Fikir yürüteceğim.
Sevmediğim bir heriften bahsedeceğim sonra.
Belki,
Küfür bile edeceğim utanmadan...

Sen farkında dahi olmadan,
Yağmurdan dert yanacaksın.
Sonra saçlarını çok kestirdiğinden yakınacaksın.
Hüzünleneceksin aniden,
Ölen birinden bahsedip,
Ağlayacaksın...

Aklımızda ne varsa işte;
Bir bir,
Dökülecek ağzımızdan...

O kadar çok anlatacağız ki;
Yemek yemeği unutacağız!
Gene de;
Tok kalkacağız sofradan.

Hesabı ödemek;
Hesap görmekten daha kolay gelecek.
Ödeyecek;
Ve,
Gideceğiz vedalaşmadan...

Dostluğun tadı damağımızda kalacak,
Ama gene de;
Aşka düşeceğiz utanmadan!

Murat IŞIK

21 Mart 2013 Perşembe

Ben 6. Bölüm


İlkokulun ikinci sınıfındaydım. Aynı sınıfta okuduğum, dişi olan kuzenimin izin verdiği kadarıyla kızlarla konuşuyordum. Şu sarışın ve onun yanındaki esmer olanla. Tanrım fena havalı tiplerdi. Kuzen olmasa; birini öpmem işten bile değildi. Ama kuzen dibimden ayrılmıyordu bir türlü. Pek paylaşımcı olduğu söylenemezdi.

O okula gelmediğinde, kendimi azmış ve ipini koparmış bir köpek gibi hissediyordum. Sık hastalanırdı. Çoğu numaradan hastalıklardı. Bir kaç kez tebeşir tozu yutup ateşini çıkartmaya çalıştığına şahit olmuştum. Aptal bir rivayetti. İşe yaramıyordu. Israrla denemeye devam etti ama. Sonunda zehirlendi. Tebeşir sevdasından da vazgeçti...

Gerekte yoktu zaten. Aktristlikte üzerine yoktu. Hasta rolünde, en iyi çocuk oyuncu ödülünün mutlak galibiydi gözümde.    

Gene bir yolunu bulup ta okula gelmediği bir günde ilginç bir şey oldu. Her okulda var mıydı bu sistem hatırlamıyorum şimdi ama bizimkinde iki tür zil olurdu.

Çocukların sınıfa girmesi için bir tane ve bundan yaklaşık 4 dakika sonrada öğretmenlerin sınıfa girmesi için bir tane daha. Sanırım bunun altında yatan mantıklı neden; sınıfın, öğretmen geldiğinde derli toplu bir halde olması ve zaten işleri başlarından aşkın hocalarımızın bir de bizi sokaktan bahçeden toplamakla uğraşmaması düşüncesiydi.

Benim için manası ise; tuvaletlerin boşalmış olmaları ve benim hala dört dakikamın olmasıydı. Kargaşadan uzak işemeyi severim. Bir de aynada kendime çeki düzen verirken rahatsız edilmemeyi...

O gün de ders zili çalmıştı. Herkes sınıfa giderken ben tuvalete gittim. Ellerimi yıkayıp, saçımı düzeltip kapıdan çıktığımda karşımda; yaklaşık sekiz dokuz kişilik bir erkek grubu gördüm.

Biri öne çıkıp bana "Bizim sınıftan bir kıza asılmışsın!" dedi.

Ne kızı? 
Ne asılması?
Daha ben kendi sınıfımdakileri bitirmedim ki!
Hem aklım o sarışında mı yoksa, sıra arkadaşı olan o esmer de mi, onu bile netleştiremedim...

Dedirtmediler tabii! Çullandılar üstüme. Hepsi vuruyordu. Erkek müsvetteleri...

Bir ara fırsat bulup; "Kim bunlar, bir göreyim yüzlerini de sonra yakalarım tek tek" diye düşünerek kafamı kaldırdığımda, arkadan yeni gelenler olduğunu gördüm. Kapandım iyice. Gelen atladı üzerime. Kim mişim, ne yapmışım sorgulamaksızın.

Neden sonra; ortalık bir sakinler gibi oldu. Kafamı kaldırınca, havaya kalkmış bir yumruk gördüm. Yüzümü ekşitip yumruğun sahibine baktım. Bir de ne göreyim öz be öz kuzenim. O da beni görünce şaşırdı ama yumruğu durduracak zamanı olmadı. Sağlam yumruktu! Ağırıma gitti kendi kanımdan canımdan bir herifin bana vurması. O hırsla ben de bir tane çaktım ona. Hepsine vurmuş kadar oldum. Millet gene çullandı üstüme. Sonra biri "öğretmenler geliyor" diye bağırdı da allahtan; hepsi kaçıştılar sınıflarına.

Ben yerde kaldım. Halim yoktu. Aklım karışmıştı. Ortada asıldığım bir kız bile yokken fena pataklanmıştım. Herifin biri hem yabancı sınıfın kızlarına sarkıntılık yapıyor hem de elini kolunu sallayarak ortalarda dolanıyordu. Dayağını ben yiyordum. İçimde intikam ateşi harlandı. O kızı bulmalı ve onu tavlamalıydım. Zaten dayağı peşinen yemiştim. Kaybedecek bir şeyim kalmamış gibi geldi bana...

Ama kızın kim olduğunu asla öğrenemedim. 

İşte ben ilk dayağımı, hiç tanışmadığım için, tavlayamadığım; bir kız yüzünden yedim...

Murat IŞIK

16 Mart 2013 Cumartesi

Yas

Bir cinnet anımda,
Çıkartıp silahımı;
Guguklu saatin kuşunu vurdum...

Geberdi piç!

Zaman;
Yas tutuyor şimdi ölümün başucunda.

Tanrı;
Terk ettiği evlatları arasına bir çizik daha atıyor.
Bir zebani;
Ateşi harlıyor...
Babam;
Affedilmem için dua ediyor.


Benimse sikimde değil;
Oturmuş,
İçiyorum...

Murat IŞIK











15 Mart 2013 Cuma

Ben 5. Bölüm

Şehre döndük.

İstanbul' da bir heyecan, bir telaşedir almış başını gidiyordu. Bir sürü kadın ve yanlarında bavullar misali, çekiştirerek taşıdıkları çocuklar.

Tüm şehir alışverişteydi sanki. Mağazalar aynı savaş dönemlerindeki gibi talan ediliyordu.

Şaşkın ifadeleri ile akranlarım, 2x2 kabinlerde mankenlik yapmaya zorlanıyorlardı. Mutsuzdular. Şaşkındılar. Ve korkuyorlardı. Annelerinin içine "omen" kaçmıştı sanki. Kadınlar, çocuklarını bir sağa bir sola çevirip, giydiklerinin üzerlerine olup olmadığından emin olmaya çalışıyordu.

Annem de bu akıma kendini kaptırmış gibi görünüyordu. Bir köşeden çıkıyor elinde bir pantolonla, bana doğru fırlatıp; "dene bakalım" diyor, tepkimi beklemeden başka bir parça kapma telaşında, kalabalığın arasında yitip gidiyordu.

Böylece bir gri pantolon, bir siyah önlük, bir beyaz yakalık ve bir çift ayakkabı sahibi oldum.

En çok ayakkabı almak mutlu ederdi beni. Kadınca yönlerimden biri miydi; yoksa her yeni ayakkabı yapılacak bir yolculuk gibi mi gelirdi bana anımsayamıyorum şimdi.

Nihayet eve döndük. Döner dönmez de başka bir telaş başladı.

Eskiden kıyafet alındığında önce yıkanırdı. Ardından paça boyları alınır ve teğellenirdi. Sonra annem bir sandalyenin üzerine koyardı onları. Ama katlı halde değil. Sanki içinde havadan bir adam varmış ta, giydirmişçesine.

Yerde ayakkabılar, içlerinde rulo halinde çoraplarım. Pantolon sandalyede oturuyor şekilde ve paçaları ayakkabılara doğru salınmış. Sandalyenin sırt kısmında siyah önlük. Beyaz yakalık önlüğe monte edilmiş.

Hani zıplayıp yukarıdan şöyle bir süzülsem, içine girecekmişim gibi düzgün dururdu her şey. Herkesin annesi böyle titiz miydi?

Sabah her zaman ki gibi erken kalktım. Elbiselerin başında annemi bekledim. Telaşla uyandı. Öyle uyanırdı hep. İçinde her yere geç kaldığına dair bir endişe taşırdı.  "Geliyorum" diyip kayboldu ortadan. Sonra giyinmiş bir halde geldi. Çok güzel görünüyordu.

İtinayla giydirdi beni de.

Dünkü alışveriş deliliği halinden eser yoktu. Kibardı. Evden çıkmadan bir iki telefon açtı. Kuzenlerimin anneleri ile konuştu. Dört kuzen aynı okula gidecektik. Nerede bulaşacağımız organize edildi. Cep telefonları daha icad edilmemişti. Birine ulaşmak için, onu evinden çıkmadan yakalamanız gerekiyordu. 

Akatlar da bir okula yazdırılmıştım. Kura ile giriliyormuş. Şanslıymışım ki adım çıkmış kurada. Ben hep şanslıyımdır zaten. Boşuna heyecan yapmışlardı...

Kuzenlerim de benim kadar şanslıydı. Biri benden daha şanslıydı. İlk sıralarda çıkmıştı adı. Diğeri son sıralardan. Sonuncusu ise ek listeden girmişti ama ne fark ederdi ki. Aynı okulda okuyacaktık işe.

Okula gelmeden önceki sokağın başında buluştuk. Beraberce okula hareket ettik. Ortalık mahşer yeriydi. Kocaman kocaman insanlar aynı benim kıyafetimden giymişlerdi.
Bunlarda mı okula gelecekti benle?
Benim boyum mu biraz kısaydı?
Kuzenlerime baktım normal görünüyordum. Acaba; ailece mi bir sorun vardı bizde?

Sonra; o uzun boyluların arasından geçtik. Dağların arasından geçer gibi ve bir vadiye ulaştık. Şimdi tamamdı. Bir sürü pigme vardı ortalıkta bizim gibi. Ailemizin şanı kurtulmuştu! Mutluydum...

Marşlar okundu. Bir takım adamlar konuşmalar yaptı. Alkış, kıyamet, bağırış, çağırış! Sonra bir anda uzunların hepsi gittiler. Bizler kaldık ortada.  Adamın biri isimlerimizi okumaya başladı. Sonra bize bir numara verdiler. Ellerimizdeki numaralara göre sınıflara ayrıldık.  Sadece bir kuzenimle aynı sınıfa düştük. Diğerleri başka sınıflardaydılar. Bir düzen halinde kapılardan geçtik ve sınıflara yerleştik.

Anneler de, çocuklarıyla beraber sınıflara giriyorlardı. Bizimkiler girmedi. Kapıda beklediler. Biz kuzenle el ele girdik sınıfa. Bir sıraya oturttular bizi.

Anneler çıkamıyordu sınıftan bir türlü. Çocuklar ağlıyordu. Biz şaşkın şaşkın bakıyorduk. Sonra biri geldi ve annelerin sınıftan çıkması gerektiğini çünkü öğretmenlerin sınıflara gelmeye başladığını söyledi. Söylemesiyle de ağlama sesleri tavan yaptı. Annesinin eteğine yapışanlar mı aramassın, saçını çekenler mi?

Aptalların arasına düşmüş olmalıydım.

Kuzenim bir kız olmasına rağmen; durumu, metanetle göğüslemiş görünüyordu. Elimi biraz fazlaca sıkıyordu ama olsun. Zırlamıyordu en azından...

Tüm anneler sınıftan çıktıktan sonra, kapı üzerimize kapatıldı. Kapının küçük bir camı vardı. Bu camdan, bir film şeridi ahengi ile saniyede 24 kare hızda, anneciklerin silüetleri geçiyordu.

Bizimkiler hiç görünmedi...

Kapı, sağ duvarın tam önündeydi. Biz en solda cam kenarında oturuyorduk. Kapı açıldı. Açılmasıyla birlikte en sağ sıra ağlamaya başladı. Sonra bir yan sıra. 

İçeri bir şey girdi. Uzun boylu bir şey. Korkunç bir görüntüsü vardı. Kocaman elleri, kocaman dudakları, kocaman gözleri. O ana kadar metanetli olan kuzenim bile kendini koy vermiş ağlamaya başlamıştı. Ellerimle; kuzenimin başını başını göğsüme yaslayıp saçını okşadım. Hıçkırıklarla ağlıyordu. Sakinleşmiyordu bir türlü. Döndüm. Yeniden ona baktım. Ellerini açmış bize gülümsüyordu.

"Ne oldu yavrucaklarım" dediğini duydum...

Daha sonradan öğrenecektik onun öğretmenimiz olduğunu.
Kemik büyümesinden dolayı öyle göründüğünü.
İçinde dünyanın en güzel kalbinin olduğunu.
Adının Kamile Saygılı olduğunu...

Ve her gün; bir eski öğrencisi elini öpmeye geldiğinde öğrenecektik, ondan asla kopulamayacağını...

Murat IŞIK

14 Mart 2013 Perşembe

Eski

bir grup çocuk
sokağa çıkmış
özgürlük naraları atıyordu

yaratıcı değillerdi
eskiydiler
imitasyondular

devrim
evrim istiyordu sanki

70' lerin yeşil parkaları
ve
prozodi hatası ile bezeli
sloganlarıyla
haykırdılar

uçurumdan atlayan
koyunlara benziyorlardı

fikirleri çalıntıydı
ve
farkındalıktan yoksundular...

Murat IŞIK








13 Mart 2013 Çarşamba

Ben 4. Bölüm


Annemin okuldaki etkisi sert olmuştu. Öğretmenler benden korkuyorlardı. Aslında annemden. Çocuklar bunu bilmiyorlardı tabii. Onlara göre ben; öğretmenlerin, ders saatlerinde bile oyun oynamasına izin verdiği, şanslı bir piçtim. 

İşin aslı; ders saatlerinde sınıfa girmem yasaklanmıştı.

Yalnız başıma oynayıp durdum bir süre. Kendi kendimi eğlendirmeyi o arada öğrendim sanırım. Bir de kitaplar okuyup hayal kurmayı. Bulduğum her şeyi okumaya başladım. Sınıftaki çocuklardan çok daha hızlı adapte olmuştum bu okuma işine. Zevkliydi kitaplar. Akşamları izlememe sadece 15 dakika izin verilen televizyondan bile zevkli...


Yeşille ayrı düşmüştük. Bir tek o sıkıyordu canımı. Oyun odası ile sınıfı bir cam ayırıyordu birbirinden. Ben de camların ardından izliyordum onu. Nefesim cama buğu yapıyordu. Buğulu hali bile ne hoştu...

Sayıları öğretirken öğretmen; ben, oyun odasının camından izledim. Sevmiştim sayıları. Uzayıp duran bir sakız gibi yan yana diziliyorlardı. Bir yandan sayıları bir yandan yeşili izliyordum. Bazen gözlerimi şaşı yapıyor ve birden fazla görüyordum toprak kadınımı. Sayılar gibi oluyor du, toplanabiliyordu.

Ders olmadığı tüm zamanlarda, yanıma gelirdi. Konuşmazdı. Bazen elimi tutardı. Bazen, oynadığı bir oyuncağı uzatır kenara koymamı isterdi. Çabuk sıkılıyor gibiydi her şeyden. 

Çevresindeki her şeyi dikkatlice incelerdi. Bazen kulağıma eğilir ve kısık sesle "gördün mü!" derdi. Neden bahsettiğini anlamazdım çok kez. "Hayır" derdim her seferinde. Neyi gördüğünden emin değildim çünkü. Çok şeyden bahsediyor olabilirdi. Ona yalan söyleyemezdim...

Fena havalı buluyordum onu. Özellikle bir şeyle okurken başını dizime koymasınından hoşlanıyordum. Bazen saçını seviyordum. Kimi zaman izin veriyordu; bazen de "kitabını oku!" diye tersliyordu beni. Her hali hoştu. 

Okulun son haftasında hiç ders yapılmadı. Sadece resimler çizildi ve oyunlar oynandı. Çizmekten nefret ederim ben. Şimdi bile, üç boyutlu yazı yaz deseniz yazarım, ama çöp adam çiz deseniz dururum öyle. Çizmedim. Onun çizmesini izledim. Çok güzel elleri vardı. Beni de çizdi bir keresinde. Sadece mavi kalemle. Sebebini söylemedi. O zaman sormak aklıma gelmemişti benimde.

Okulun son günü annesi geldi. Benimki daha yoktu ortada. Kapıdan çıktı. Hiç arkasına bakmadan gitti. Sanki yarın gelecekmişiz gibi. Ben ona el salladım. Gördüğünü sanmam. Bir daha karşılaşmadık...

Yaz tatilinde; onu unutmam için bir çok fırsatım oldu. Ben yaz çocuğuyum. Mevsim benimdir. Hemen unuttum.

Kumsal, deniz, ahhh o güzelim su...

İçinde olmak yetmiyordu bana. Balık olmalıydım. Birkaç kez denediğimde fena su yuttum. Arkasından dünyanın lafını yedim ananemden. Bende "İnsan" kalmaya karar verdim!

O yaz, iki kadınla yakınlaşmam olmuştur kumdan kaleler yaparken. Ama yazın olayı "dansa davet" oyununda hiç reddedilmemiş olmaktır. Tam bir zaferdir bu!

Erkekler ve kızlar dizilirler karşı karşıya. Erkeler (nedense?) kızları dansa davet ederler. O dönemde aşka davettir bir nevi... Biz kız seninle dans etti mi mimlenir. Senin olur. Kimse ilişmez ona. Bu sebeple önemlidir.

Oyun basittir. En güzel kızı kestirirsin gözüne. Bu görecelidir tabii. Sonra sıranı beklersin. Fakat sonlardaysan işin zordur. Kızdan bakışlarını bir an bile ayırmaman gerekir. Konsantrasyonunu kaybeder de, mazallah başka biriyle dans ederse yandın! 

Ben gözlerimi kocaman açar birde çapkın bakış oturturdum yüzüme. Bayılırlardı. Bir keresinde en son sıradayken, en güzel kızı almak şerefi bana düştü. Hoş topu tüfeği dört erkektik ama iddalı tiplerdi. Birazda hile yaptım itiraf edeyim. Oyunun oynanacağını duyduğumda; kızın yanına gidip; onunla dondurmamı paylaştım kimseye çaktırmadan...

Benim diğer arkadaşlarımın aksine şansım, Datça' ya dedemlerle gitmekti. Yazın başından sonuna oradaydım. Bir nevi yerlisi sayılırdım. Haliyle, sürekli kalmayanlara göre; haksız bir rekabetin avantajlı tarafıydım. Bir kere; hepsinden daha güzel yanardım. Hangi saatte, hangi noktadan denize girmenin daha güzel olduğunu da hepsinden iyi bilirdim. Bir de bisikletim vardı tabii...

Zamanımızın arabasından farksızdı o bisiklet.  Öyle "cool" BMX çocuklarından değildim ama...

Kız bisikletiydi benimkisi. Önü sepetli, arkasında ikinci kişi otursun diye bir sele olanlardan.
Dedem almıştı öylesine.

Bu kadar avantajlı olacağını bilmeden, üzülmüştüm ilk gördüğümde. Herkes dalga geçecekti benimle. BMX leriyle oradan oraya zıplayan havalı çocuklar, çevremi saracak, bir yandan kızılderililer gibi dönerken bir yandan da laf atacaklardı bana. Yaptılar da!

Ama o günün akşamında lehime döndü her şey...

F mahallesindeki kızlar eve gitmeliydiler. Yürümek için uzun ve yorucu bir yoldu. Bilin bakalım kim götürdü onları evlerine?

Çatladı tüm yöre BMX çileri. Aslan dedem anlıyordu bu işlerden... Sonrasında bisikletini alabilir miyim ile başlayan sağlam dostluklarım oldu BMX çilerle.

Yerli olmanın bir diğer avantajı da; kızların ve erkeklerin sürekli değişmesiydi. Birden fazla kadınla "dansa davet".

Evet! Yaptım!
Küçüklükten başladım aldatmaya!

Bir kızı yolcu edersin. Mimlisindir. Sonra popülasyon değişir bir anda. Hooop özgür olursun.

Yaşasın emeklilik, yaşasın dedemle ananem. Ve yaşasın diğerlerinin çalışan aileleri...
Kedi gibiydim işte. Hep dört ayak üstüne düşüyordum.

Yaz mevsimi güzeldir. Çabuk biter ama... Bitiverdi. Bizde; ilkokula yazılmak için döndük.

Murat IŞIK 

12 Mart 2013 Salı

Ben 3. Bölüm

İnsan hayatının bir dönüm noktasıydı; okulu sevmek ve sevmemek arasındaki ince çizgi.
Nice kuzenlerim bu sırat köprüsünde yitirdiler on yıllarını. Bir soytarı gibi ipin üzerinde kalmaya çalışarak...

Ben öyle olmadım. Kendimi seviyor tarafına bırakıverdim.

Ana okuluna başlarken bu işin benim için olduğunu biliyordum. Bir kere her gün erken kalkıyordum zaten. Bu konuda bir sorunum olmadı. Eğleniyordum çocuklarla. Kızlar da işin bonusuydu. Bunlar annemin de bildiği şeylerdi.

Bilmediği ise okumayı öğrendiğimdi!

Nasıl oldu hatırlamıyorum. Ama bir anda her şeyi okumaya başlamıştım. Annem bunu ancak; beni bir gün evde, gazete elimde, koltukta otururken gördüğünde idrak etti. Dalga geçerek "ne haberler var bakalım?" dedi. Bende okudum. Ben okudukça, o irkildi. İnanmazlık vardı yüzünde. Geldi baktı. Her şey doğruydu.

"Giyin" dedi. Giyindim.

Evden çıkıp okula kadar yürüdük. Öfkeli gibiydi. Yolda arada bir tabelalarda ne yazdığı sordu. Söyledim. Önce gülümsüyor, sonra daha bir hiddetleniyordu. Hiddeti arttıkça yürüyüş tempomuzda artıyordu. Bir süre sonra oku dediği tabelaları okuyamamaya başladım. O kadar hızlanmıştık. Neden sinirlendiğini anlayamamıştım henüz.

Okulun kapısından içeri girdik. Annem elimi bıraktı. Doğruca öğretmenin odasına yöneldi. Kapıyı çalmadan girdi.

"Okumayı öğretmişsiniz" dedi. Kızgındı ifadesi. Kadın şaşkındı. "Evet" diye yarım yamalak bir ses çıktı ağzından korkarak. "Benim sizden böyle bir talebim olmamıştı. Aksine sadece oyun oynasın eğlensin diye belirtmiştim!" dedi annem.

Garip dönemlerdi. Hırslıydı kadınlar. Herkes çocuğu en bilgili olsun istiyordu. Okumayı bilsin. Hatta 5 dilde! Yazsın da üstelik! Annem bunu yanlış buluyordu demek ki ama sebebini anlayamamıştım.

"İlk okula başladığında yeniden okumayı öğretecekler biliyorsunuz değil mi?" diye sordu kadına. Kadın yutkunmakta zorluk çekiyordu. Ağzı kurumuştu. "Değil mi?" diye yineledi annem soruyu. "Evet" diye bir fısıltı çıktı kadının ağzından. 

"O halde; diğerleri öğrenene kadar sıkılacağını ve belki her şeyi bildiğini zannedip okula gitmek istemeyebileceğinin de farkındasınız!" Kadın duraksadı. Annem haklıydı. Okul bana eğer bir yenilik katamayacak ise orada bulunmanın ne anlamı vardı ki?

"Sakın başka bir şey öğretmeyin! Ben sadece eğlensin istiyorum... Uzun yıllar okuyacak zaten" dedi ve zavallı kadının cevabını bile beklemeden, arkasını dönüp kapıdan çıktı. Hoş; kadının söyleyecek bir şeyi var mıydı bilemiyorum. Ama arkama dönüp baktığımda bana gülümseyemeyecek kadar şaşkın bir ifade yerleşmişti yüzüne; sadece onu hatırlıyorum.

Murat IŞIK