11 Şubat 2012 Cumartesi

Hoş Geldin


HOŞ GELDİN
"Hoş geldin" diye karşıladı kadın. Sarıldı. Onun kadar güzel yolcu edip, onun kadar güzel karşılayan kimse olamaz diye geçirdi aklından çocuk. Öyle sarmaş dolaş kaldılar bir süre. Renkleri birbirine karışırdı kötüyle iyinin onlar sarıldığında. Grileşirdi çevreleri. Bu kadının yanında kara olmak bile sıradan birşeydi. Bir süre daha o halde kalsalar, üzerine yapışırdı kadının beyazlığı. Bir kar zamanı İstanbulu kadar lekesiz olacağından ve sonra ayrıldıklarında çamurlar içinde kalacağından korkardı...
Her dönüşünde başka bir mahçupluk olurdu çocukta. Kadınsa asla oralı olmazdı. Terk edilmiş olmak zamanı geçmişti çoktan. Şimdi karşılama zamanıydı. Gözbebeklerinin içinde gülücükler olan bir insan nasıl bu kadar duygusuz bir adamla solmadan kalabiliyordu? Hala parlıyordu işte gözleri. Saygı duymamak imkansızdı böylesine bir sevdaya. Saygı duyduğunu hissetti çocuk tamda o anda.
- Gelmek zamanı mıydı?
- Tamda zamanında geldin.
- Hep böyle dersin zaten. Giderkende...
İşaret parmağının ucunun iç kısmı ile dudaklarını kapadı çocuğun kadın. Ve ekledi.
- O zamanda tam zamanıydı gitmenin.
- Özlemiş miyimdir seni?
- Varlığım hoşuna gitmiştir şimdilik. Sen özlemezsin bilirim. Zorlama kendini. Ben ikimiz içinde özlemiştim zaten.
Gitmekten daha güzel olabilir mi acaba bu kadına dönmek diye düşünüyordu çocuk. Bu anın sıcaklığı mıydı yoksa onu gitmeye teşvik eden. Böyledir işte bağımlıların her halleri. Bir kısır döngüdür yaratırlar kafalarında. Kötüysen içersin. İçince rahatlarsın. Rahatlayınca içmeyi kesersin. Kesince beynin uyarır seni sinyallerle. Yetmedi mi? Öyle bir düşünce salarki içine kötü hissedersin. İçersin. Böylece dönüp gider. Bu kadına gelip gitmeleri de böyleydi belki...
Sonrası bir zamanı birlikte geçirdiler. Su gibi içildi içkiler haftalarca. İstanbul sokakları baştan ayağa arşınlandı. Pera Palasın suitinde çok eski bir devrin aşkı oldular. Zaman bile şaşırdı geri sarıldığına. Bir keman virtüözü yan odadan bestelerken şarkılarını ahşap kapılarının pervazında yudumladılar son şaraplarını...
İlk "hoş geldin" in ardından 4 hafta geçmişti. Ahşap bir otel odasında uyandı çocuk. Oda kapısının hala açık olduğunu fark etti. Tam kapı ağzında peynir tabakları, gümüş çatal bıçaklar diziliydi ve iki kadeh son yudumu bırakılmış şarap. Cama çevirdiğinde kafasını anladı. Gökyüzü "kurşuni" idi. Gitmek gibiydi herşey. Kadına baktı. Uyuyordu. Saçına dokundu. Anladı. Bitmişti. 
Kadın uyanana kadar bekledi.
Uyandı kadın, yatağın sol yanının boşluğunda. İrkildi. Çocuğa ilişti gözleri. Kızıl bir berjere oturmuştu. Kapıya doğru dalmıştı gözleri. Giyinmişti. Siyahlar içindeydi işte. Biliyordu bu sahneyi. Gidecekti birazdan. Gözlerini kapadı önce, sanki uyanmamış gibi. Sonra yaşlar boşaldı gözlerinden. Ama gıkını çıkarmadan durdu bir süre. Yaşamak istedi bir süre daha birlikteliği ve içine çekti beraberce soludukları havayı. Sonra gözlerini açıp dikildi yerinden.
Gülümsedi.
"Bu sabah sana aşık uyanmadım" dedi çocuk bir anda.
Kız gözlerindeki doluluğa inat gülümserken birkaç damlayı kaçırdı gözleri. Konuşmadan sadece eliyle "tamam anladım hadi git" dercesine bir işaret yaptı.
Çocuk sanki bunu bekliyormuş gibi kalkıp yerinden, kapıdan çıkıp gitti.
Murat IŞIK