17 Mart 2012 Cumartesi

Sahilde

Eylül ayındayız. Ama doğru bir yerdeyim bu sefer. Ağustostan pek bir farkı yok gibi eylülün bu coğrafyada. Hava hala kemiklerimi ısıtacak kadar sıcak. Kimsecikler yok. İki kilometrelik sahil emrimde. Bir de iki kilometre karelik deniz. Denizden karaya esen rüzgar da benim üstelik.
Bir plastik sandalyeyi kaptığım gibi denizin kıç hizama gelen noktasına kadar suyun içine giriyorum. Sandalyeyi yumuşak kumdan zemine sabitleyip salıyorum kendimi üzerine. Sağa sola kaykılıp iyice yerleştiğinden emin oluyorum kumların içine. Dalgalar bel hizamın  üzerinde kırılıyorlar. Manzaramı tamamlamak için gereken aksesuarları almak için, kalkıp, arkamdaki bara yöneliyorum. Bir şişe şarap çalıyorum raflarından. Bir şeyler çalıyor olmanın en keyifli tarafı yakalanma korkusudur. Ortalıkta kimse yok oysa. Yakalanma korkusu yok. Çalmanın hazzı yok. Çıkartıp bir miktar para atıyorum tezgaha.

Kimlik karmaşasındaki sözde solcu çocuk, arkada bir yerlerde muhtemelen porno dergilerine bakarak mastürbasyon yapıyor. Yazın, barın karşı yakasındaki kızlara bakışını gördüm. Gözleriyle soyuyordu hepsini. Ağzının suları akıyordu. Bazen kaçamak bakışlarla süzdüğü bar sahibinden habersiz, bira ikramı yapıyordu. Onca bedava birayı boşa dağıtmış oldu yazık. Hiçbir kadından, seksi bir gülümseme haricinde; bir şey alamadı. Göster ama verme taktiğinden bihaber bu karşı cins çömezi, bütün yaz yedi aynı numarayı. O zamandan beri de dergilere abone. Dergilerdeki kadınlar sadık. Üstelik çıplaklar. Soymak için uğraşmak gerekmiyor. Gözlerini her kapadığında bir başkası yatıyor altına. Hemde bedavaya. Böylece, dolaptan gizli saklı aşırdığı biraları; güzel çirkin ayırt etmeksizin her kadına ısmarlarken hissettiği; yediği kaba sıçma suçluluğunu da hissetmiyor.
Barın sahibi, hayatla yeterince ön sevişme yaşamış, ama mevzuya bir türlü girememiş alkolik bir adam. Kış mevsiminde çevirmenlik yapıp, mekanı finanse ediyor. Şimdi de odasında Fransızca bir kitabın çevirisine bulanmış olmalı. Kışlık yaşantısına adapte olmaya çalışıyor. Yazın "Hayat Güzel" diyerek attığı naralara ve kadeh kaldırmalara fazlaca karşılık bulurdu. Hayat hala güzel ama karşılığı yok artık...
Çıkıp gelir birazdan. Sonra çocuğa bakınır barın içinde. Bulamayınca bağırır kesin. "Barmen kovuldun." diye. Her gün böyle kovar onu. Ama göndermez; hemen başka bir göreve atar. Çocuk artık barmen değildir. DJ olur yada çöpçü veya aşçı...
Solmuş mayosuyla kapıda belirdi birden alkolik dostum. Esnedi ve "Hayat Güzel" deyip gülümsedi.
- Hayat sana güzel usta. Ben iki güne dönüyorum.
- Cennetten kovuldun yani.
Bastım kahkahayı.
Çocuk koşarak geldi içeriden. "Git müziği aç" dedi usta. "Hangisini" dedi çocuk. Sahile baktı usta. Havayı kokladı. Bana baktı sonra. Baştan aşağı süzdü. Halimi elekten geçirdi. "SUNYATA" dedi. Ve fransızca bir küfür salladı. Bu dilde sövmek yakışır ona. Bir kadına sövse aşk cümlesi sanıp, yatar altına kadın. O kadar güzel bir tonlamaya sahiptir. Ardından eliyle çabuk olması gerektiğin anlatır gibi "Siktir git hemen" işareti yaptı. "DJ liğin barmenliğinden de yavaş be çocuk." dedi. Bir şiir okumaya başladı muhteşem sesiyle; bağıra çağıra. Ben hayranlıkla dinledim. Sesindeki iniş ve çıkışlar, dalgalarla uyumluydu. Denize daldı gözlerim. Şiir biter bitmez, çocuk müziği koydu. Adam bağırarak; "DJ son anda götü kurtardın" dedi ve ekledi "Yeniden barmen atadım seni. Şimdi siktir git bana bir içki koy!"

Birazdan güneş dağların arasında yitip gidecekti. Onu izleyip keyiflenecektim. Bir kadın seçip ona bir dize yazacaktım. Sonradan unutacağım bir dize. Bir kadına yazmanın en tutkulu halidir bu, yazılanla birlikte uğruna yazılanı da unutmak. Anılacak ve tüketilecek. Bir şeyi tam olarak tüketmeden unutamazsın zaten...

Murat IŞIK