10 Mart 2013 Pazar

Ben 2. Bölüm

Anaokulunun kapısından içeri giriyoruz. İçerisi büyülü sanki. Her yerde oyuncaklar, resimler falan var. Bir sürüde çocuk...

Çocuklar, annelerinin kollarına sıkıca sarılmış; kafalarını dayamış, mal gibi etrafa bakınıyorlar. Şaşkınlar. Biraz da korkmuş gibiler. Ne beklediklerini anlayamıyorum. Neden korktuklarını da! Her yer oyuncaklarla dolu. Gidip oynasalar ya...

Ben bırakıp annemin elini, büyülü odanın kapısından içeriye bakıyorum. Sonra dönüp çocuklara bakıyorum. Anlam veremiyorum. Bir bokluk olmalı ama ne? Bir kadın gelip, "Merhaba" diyor bana. Saçımı okşuyor. Bayılırım saçımın okşanmasına. Hemen gülümsüyorum. Dört numaralı bakışı fırlatıyorum kadına. Kocaman açıyorum karşı konulmazlığı evvelce test edilip onaylanmış mavi gözlerimi. 

Dayanamayıp öpüyor beni. "Ne sevimli şeysin sen!" diyip makas alıyor birde. Sevilmeye bayılıyorum. Kedi gibi gırlamak istiyorum ve tabii, kendimi onun şefkatli kollarına bırakıyorum.

Beni içeri davet ediyor. Anneme bir bakış atıyorum. Onaya ihtiyacım olduğu zamanlar işte! Bir de güzel gülümsüyorum. Bir numaralı bakış. "Ne oluuuur!" babında... Annem bana değil kadına gülümsüyor. Bir şekilde onaylandığımı anlıyorum.

Diğer çocuklar bana dikiyor gözlerini. Sonra anneme. Sonra kendi annelerine. En son da; kelepçeli gibi sıkıca tutulmuş ellerine. Onlar esirler, bense özgürüm...

Üstelik annem onlarınkilerden genç ve güzel.
Üstelik, bir kadın tarafından; içi oyuncaklarla dolu bir odaya davet edilmişim. Çatlıyorlar hasetlerinden. Beter olsunlar!

Odada gezinmeye başlıyorum. Hiçbir şeye dokunmadan. Bazen cisimlere yaklaşıyorum. Ne bileyim tam elime alacakmış gibi yapıyorum bir şeyi ama son anda elimi çekiyorum. Bazen de yere doğru eğiliveriyorum sebepsiz. Şapşalların hepsi parmak uçlarına kalkıp, eğildiğim yere doğru bakmaya çalışıyorlar; ne bulduğum anlamak için. Bir bok yok tabii! Anın keyfini çıkartıyorum sadece...

Derken bir kadın, kızını odanın kapısına getiriyor. "Burada bekleyebilir mi?" diye soruyor beni içeri alan bayana. "Tabiki ki!" diyor kadın. Onu da içeri davet ediyor.

Ürkekçe içeri girişini izliyorum.

Kızıllı sarılı saçları; omuzlarından aşağı dökülüyor. Lüle lüle. Öyle kıvırcıklar ki; sanki ucundan tutup çeksem; diz kapaklarına kadar gelecek.

Birden eliyle saçlarını geri atıyor. Gözlerini görüyorum. Yemyeşil gözler. Kocaman. Aslında korkarım yeşil gözlerden ama o an hissettiğim kesinlikle korku değil. Evvelce yaşamadığım başka bir heyecan.

Becerip de gözlerimi ayırabilince gözlerinden; yüzünü görüyorum. Yüzünde, bir sürü benek var. Farklı renklerde... Sonradan onlara çil denildiğini öğreniyorum.

İtinayla çizilmiş hatları, rengarenk dokusuyla; topraktan bir heykel gibi. Hareket edebiliyor ama...

Yanıma geliyor. Bana bakıyor. Konuşmuyor. Konuşması gerekmiyor zaten!

Sonra, gözleriyle odayı süzüyor. Dışarıdaki çocuklar ağzı açık bize bakıyorlar. Bir tanesinin dudağının kenarından salyası akıyor. Annesi haşin bir hareketle siliyor. Aptallaşıyor oğlan.

O; hepsinin yüzüne tek tek bakıp bana dönüyor. Sağ yanıma geçiyor ve elimi tutuyor. Çok normalmiş gibi yapıyor bunu. Hiç gülümsemiyor örneğin.

Yumuşacık elleri. Anneminkinden bile! Saçımı okşamasını isteyeceğim türden. Pamuk gibi işte... Bir de güzel kokuyor. Sahil gibi. Dalgalar gibi saçları var ya; mantıklı geliyor bana deniz kokması.

Neden sonra annem geliyor aklıma. Onu arıyor gözlerim. Çok geçmeden bir hengamenin ortasında rastlaşıyor bakışlarımız. Şöylece bir gülümseyip, hararetle geri dönüyor biriyle konuşmaya. Benimle uğraşamayacak kadar meşgul. Onun annesi de aynı şekilde. Sadece sınıfın kapısındaki kadın bakıp bize; gülümsüyor ve el sallıyor. Ona el sallayarak cevap veriyorum. Heykel oralı bile olmuyor.  

Kayıt bitene kadar bekliyoruz el ele. Tüm çocuklar çaktırmadan göz ucuyla kesiyorlar bizi. Biz öylece duruyoruz. Öylece durmayı seviyorum o gün. Konuşmadan. 


Bir gün; yumurta pişmeyen sıcak bir iklimde; bu kadınla denize karşı durup susmayı diliyorum.


Henüz okula başlamış bile değilim. Ama eminim bir şeyden! Okul denen yeri şimdiden seviyorum...

Murat IŞIK