10 Şubat 2012 Cuma

Aslında Yoktum


ASLINDA YOKTUM
"Sus söyleme" dedi. Kulaklarını kapadı. Çocuklar gibi sesler çıkardı diliyle. Gözlerini de mühürlemişti. İlginçtir ama çok yapar bunu kadınlar. Birşey duymak istemeyipte kulaklarını kapadıklarında, gözlerinide kaparlar. Dudak okumayı iyi becerdikleri için midir? Dedikodulu bir evrimmidir bu? Kalabalık altın günlerinde herkes bir arada konuştuğundan, herkesin anlattıklarını aynı anda dinleyebilme ustalığına erişebilmek için, kulak kadar gözleri de evrimleştiğinden midir? Hem bu düşündüklerim hemde yaşlı yüzündeki uzuvların garip hareketleri sebebi ile bir kahkaha atıverdim. Duyulmadı tabi. Yitip gitti tüm diğer seslerin arasında.
Arada bir gözlerini açıyor, konuşup konuşmadığımdan emin olmaya çalışıyordu. O ne zaman gözlerini açsa, ben sesi kısık bir televizyon karakteri gibi konuşur taklidi yapıyordum. O da konuştuğumu zannedip gözlerini kapatıp bir oktav daha yüksek sesler çıkartıyordu.
"İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşıyor" derlerdi. "Demek ki doğruymuş" diye düşündüm. 
 Çocukken ne kadar güzel olabileceği geldi aklıma. Sonra gençlik resimlerinde ki muhteşemliğini anımsadım. Eskiden resimler güvenilir kaynaklardı. Bir resimde bir kadın güzelse bilirdin ki güzeldir. Çirkinlikler böyle iki tuşla örtülemezdi. Kusurlarımız vardı ama "DELETE" edilebilir kusurlarımız yoktu o zaman. Çirkin bir anında yakalanmışsan bir deklanşöre; ya bir 29 luk Kodak filmi yakman yada baskıdan aldığın resimleri ayıklayıp yırtman gerekirdi. O halde bile en az bir kişi, ki o kişi resimlerini basması için muhtaç olduğun mahalle fotoğrafçısıdır;  çirkinliğine ortak olmuş olurdu.
Eski resimlerinden bu güne değin kalan tek ortak yön gözleriydi. Ne ilginçtir. Gözler asla yaşlanmaz. Arızalanırlar belki ama yaşlanmaktan azad edilmişlerdir. Bir kadına bakarsın. Gözlerine tutulduysan tamamdır. Yıllarca eskimeyen bir sevdan oluverir.
"Ben senin en çok gözlerini sevdim."
"Sıcak yaz akşamlarında, bir fırtınasına yakalanıp; sıtmaya tutulduğum deniz gözlerini"
Yorulmuştu. Sustu. Ellerini çekti kulaklarından. Yüzüme öyle bir mahsunlukla baktı ki konuşmak istesem hükmedemezdim dudaklarıma. Gözleri dolu doluydu. "Öldü mü?" diye sordu. Titriyordu sesi. "Çoktan ölmüştü" dedim. "Kurtuldu."
Başını eğdi. Sonra yığıldı olduğu yere. Yüzünde, bir sonbahar gökyüzü gibi bulutlar. Ağzı açıktı ama ses çıkmıyordu. Baba 3 filminde, Al Pacino' nun kızını kaybettiği sahne gibiydi herşey. Tamda ordaki gibi derin bir nefes aldıktan sonra ağız dolusu çıktı isyanı.
Bana dokunmak ister gibi ellerini uzattı. Sarılmalıydım belki yada birşeyler mi söylemem gerekirdi? Sus demişti oysa herşeyin başında. 
"Herkes gitmeyecek mi sonunda" diyebildim. Kafasını kaldırıp bakacaktı yada baktı belkide ama ben beklemedim. Çoktan gitmişim gibi dönüp arkamı uzaklaştım...
Murat IŞIK