26 Şubat 2012 Pazar

Çingene


The Red Violin filmini yeniden izledim. Aklım sadece çingenelerde kaldı. Eski dönem çingeneleri ve onların sınırsız dünyaları. Tabelalarından değil toprağından tanınan şehirlerimiz kalmış mıdır? Dış görüntülerindeki hoyratlığın aksine, nazik bir ırktır çingeneler. Kimseyle mülk kavgasına düşmemek için, hiç kimsenin sahiplenmediği bitkilerden yemek yapmak bir nezaket değil midir?
Sabahın erken saatlerinde yorgun düşmüş ve bir sigara içip bir de güneşin ayçiçekleri ve buğdayların üzerine altın tozu serpmesini izlemek için, fabrikanın çatısına çıkmıştım. Hava serindi. Güneşin doğmasına yarım saat kadar bir zaman kalmıştı. Alacakaranlık içinde, çok uzaktaki karpuz tarlalarındaki çadırlar haricinde, insan yaşamına dair tek bir çıplak ışık görülmüyordu.
Bir zaman, gözlerim kapalı bu sessizliği dinledim. Uzaktan yavaş yavaş yaklaşan bir atın önce nallarının toprağa kararlı vuruşu, sonra güçlü nefesi ulaştı kulağıma. Farkında olmadan bu iki sesle uyum sağladı kalp atışlarım. Ritmik melodilerin üzerimdeki etkisi inanılmazdır. Sakinleşir ve kimi zaman başka bir boyuta geçerim. Gözlerimin önünden görüntüler gelip geçer. Yüzlerce insan suratı. Tanıdığım veya sadece yanından geçip gittiğim insanların suretleri. İçlerinden birinde görüntü donar. O noktadan sonra gördüklerim o insanın hayatından parçalardır...
Yüzünde, tam sol gözünün altından favorilerine doğru kavis alıp yanağının orta kısmına doğru uzanan on santimlik bir iz vardı. Yanık izine benziyordu. Rahatsız edici değildi aksine daha çok bir sanat eserini andırıyordu. Kadınsı yüz hatlarına, erkeksilik katmıştı. Gözleri kendinden sürmeliydi. Maviliklerine derinlik katıyor ve onları daha bir çarpıcı yapıyordu. Saçları uzun ve pisti, ama simsiyahtı.

Tam hizamda durdu. Elini silah gibi doğrulttu bana. Sonra tetiği düşürür gibi yaptı. Silah tepti. Burnu havaya kaltı. Sonra parmağının uçlarına üfledi nefesini. Sanki dumanı tüten gerçek bir silahı soğutmak ister gibi...
Bir anda vurulmuş taklidi yaptım. Karnımı tuttum, iki büklüm oldum. Çatının kenarına kadar acıyla geldim ve kendimi nedense o bir buçuk metrelik mesafeden, aşağıdaki saman yığınının üstüne attım. Yerde yattım öylece...

Kahkahalarını duydum önce. Sonra attan düştüğünü gördüm. Hala gülüyordu. Bende güldüm. Öyle tanıştık işte.

İlk defa ısırgan otu çorbasını da bu sayede içtim.

Murat IŞIK