8 Şubat 2012 Çarşamba

Dostlarla Olmak


DOSTLARLA OLMAK
Bir haftalık bir dinlenme bu kadar dinginleştirebilirmiş demek insanı. İlk iki günü eve kapanıp geçirdim. Evin içi sıcaktı. Perdeleri de kapadım ki soğuğun kendisi kadar, görüntüsünden de uzak kalayım. Karanlığı seviyorum. Aslında çocukluğumdan beri. Sanırım renkli gözlülerin bir sorunu bu. O kadar çok kısmamız gerekiyor ki gözlerimizi ışıkta, bir süre sonra karanlık tarafa geçmeyi tercih ediyoruz. Herşeyin karanlık tarafına!...
Zülfü Livanelinin son kitabını okumaya başladım. Ne zaman bir kitabına başlasam, derinden bir şarkısı geliyor gibi kulaklarıma. Her kitabını bir öncekinden daha iyi yazmış gibi geliyor ama hepsinde ortak bir cümle var ki rahatsız ediyor beni. "Profesyonel bir yazar değilim." Neden bu cümleyi kitaplarının bir noktasında geçirdiğini artık anlayamıyorum. Bu çekingen cümle bu koca yazılara yakışmıyor. Neyse konuya geri gelelim. Kitap okudum. Kafamı işten olduğunca uzaklaştırdım. Kendimle başbaşa kaldım. Sustum. Doyasıya sustum. Sonra birkaç film izledim. Ağırlıklı olarak festival filmlerinden tercih ettim. Avrupa ve Asya sineması dramalarından. Biraz ağlamak herkese iyi gelir kış başlarında...
Çarşambadan itibaren kendimi dışarı attım. Bir İstanbul festivali gibiydi içim. Ne kadar özlemilşim bu şehri, içinde yaşayıp ta; içine işleyemezken. Perşembe akşamına kadar sevdim sokaklarını, denizini.
Perşembe öğleden sonra hazırlanıp çıktım. Deniz otobüsü saat 18:30 daydı. Erken vardım Yenikapı' ya saat 16:45 gibi. Engin' i bekledim. Beklerken de insanları inceledim. Telaşlı koşuşturmaları hoşuma gidiyor. Annelerin çocuklarını sürüklemeleri, tıpkı bavullarını sürüklemeleri gibi. Çekiştirip duruyorlar sağa sola, sonra tamda kaldırımın kenarında, hoop kaldırıyorlar kollarından. Zavallıcık bir bohça gibi havada sağa sola sallanıyor bilinçsiz. Ben gülüyorum. Çok hemde. Görenler deli sanarmış! Olsun, değil miyim?
Uçağı rotarlı inse de Engin geliyor. İyi ki 17:30' a almamışız bileti diyip gülüşüyoruz. Şu an şehrimdeyiz. Yani benim misafirim sayılır. Az sonra, ben; onun şehrinde misafir olacağım. Ama sadece şehirde. Evinin içine girdiğimizde, onun evi benimdir. Kendi evim kadar rahat davranırım orda. Uzunca konuşup gülüyoruz. Ben, özlemem hiç kimseyi. Ama bazen, görmek keyif veriyor.
Feribotta düşünürken yazıyorum bunları. Yarın diğer dostlarım da gelecek. Bir evin içinde kocaman bir aile gibi kalacağız iki gece boyunca. O an fark ediyorum. Uzak olduğum uzun zamandır haber alamadığım kimse dostum değil. Dost yakınında olandır. Haber veren, haberini bekleyen. Eski dost diye bir tabir vardır. Ama eskidir işte. Başka yerde, başkaca evrimleşmiştir. O yüzden eskimiştir belkide. DNA sı o zaman tutmuştur ama şimdi farklıdır.  
Bunları düşünüp seviniyorum, hala iki elin parmaklarından fazla dostum olabildiği için. Ve her bolluğu için tanrıya şükrediyorum.
Murat IŞIK