9 Mart 2013 Cumartesi

Ben 1. Bölüm



6 yaşındayım. Datça' dan dönüyoruz. Yol boyu söyleniyorum. Ağlıyorum falan. Nafile. Sevmiyorum Datça' dan dönmeyi. Kış geliyor ülkeye. Şehre kış geliyor döndüğümüzde. Herkes bizden bilecek diye iyice sıkılıyorum! Kıştan nefret ediyorum. Lahana gibi giyinmekten. En çok ta denize girememekten. Siktiğimin mevsimi yok olsun istiyorum. Büyüyünce; hep yaz olan bir yerde yaşamaya karar veriyorum...

Verdiğim kararları uygulayacak yaşta değilim hala.

Kimse sallamıyor gözyaşlarımı. Dönüyoruz.

Annemde bir heyecan var. Hissediyorum gelir gelmez eve. Sabah her zamanki gibi dikiliyorum erkenden. Annem çoktan uyanmış. Kahvaltı hazır. Pek alışık değilim insanların benden önce kalkmalarına. Yumurta var kahvaltıda. Kokusunu koridorda alıyorum. Öğürüyorum. Nefret ediyorum yumurtadan! Ve geriye kalan tüm yemeklerden. Yemek yemek bir zulüm gibi geliyor bana. Zorla yediriyorlar tabii. Ağzıma tıkılıyor kaşıklar. Ellerinde güç var nede olsa. Ufacığım.


Büyümek istiyorum. Büyümek ve yumurtanın pişmediği sıcak bir iklime göçmek!
Zar zorda olsa yiyorum.

Annemle evden çıkıyoruz sonrasında. Mutluyum. Yemek faslından uzaklaştıkça her şey güzelleşiyor. Neler yapacağız o gün diye düşünüp duruyorum? Bebeğe gidiyoruz. Yürüyerek hemde! Oh parkta biraz koşturmak fena olmaz diye düşünürken parkı geçiyoruz. Yemeği sevmem ama çikolataya bayılırım. Divan' a mı gidiyoruz acaba? Şöyle deniz kenarında oturup, maviliğine, tatlanmış ellerimle bir kahverengilik mi çalacağım? Hayır. Orayı da geçiyoruz. Nereye gidiyoruz be kadın?


Sülalemizin yarısı Arnavutköy Bebek hattında oturuyor. Her halde onlardan birine gidiyoruz diyorum içimden. Ama hangisine? Sonra düşünmekten vazgeçiyorum. Her evde bir kuzenim var ben yaşlarda. Eğlenirim nasıl olsa!

İlk kuzenin evini geçiyoruz. İyi de oluyor! Onların yokuşu fazlaca dik.

Minik dondurmacı bu saatte kapalıdır diyorum. "Keşke açık olsaydı" diye geçiremeden içimden, onun da önünden geçiyoruz. O kadar küçük yani dükkan.


Her halde büyük teyzemlere gidiyoruz diye düşünüyorum. Teyzem dediysem hepsi annanemin kardeşleri...


Bir laz eğlencesi, teyzemler. Onlara gidiyorsak, mutlaka herkes oradadır. Tüm kuzenler ve tabii tüm kadınlarım. Hepsi bir ağızdan konuşurlar ama hepsi; konuşulan her şeyi anlar.


Biz çocuklar ilgilenmeyiz. Orada durmayız da pek. Maazallah birimizi yakalasalar mıncık mıncık sevip sıkıştırırlar. Orta malı oluruz! Kızarmış yanaklarla kuzenlerin yanına döndük mü de; tam bir maskaralığa döner sonumuz.

"Yakalandın mı lan cadılara." Sonra gülüşmeler, kahkahalar. Abartıp kendini yere atmalar falan.


Bu sebeple mutfağa gitmek, bir ninja çevikliği ister. Bir gözcü, bir "problem" ve birde ajan gerekir.

Ajan hızlı, çevik ve kaygan olmalıdır! Evet kaygan... Yerler mermerdir çünkü. Doğru hızda yeteri kadar kaymayı ve tabi ki durmayı bilmelidir bu ajan. Hızı tutturamazsan bir bakmışsın salondaki kadınlarının tam ortasında parkede açık bir hedefsin. "Vay haylaz" diye kaptılar mı bittiğin andır.

Ajanlık en önemlisidir. Bu iş için dizayn edilmiş özel bir eşofman altımız bile vardır. Eller tek fren mekanizmasıdır. Bu sebeple yıkanmalıdır. Yere koyduğunda ciyaklamalı ama bu ses aşırıya kaçmamalıdır.


Gözcü; koridorun başından mutfağı izler. Problem için ise yaygaracı bir kuzen; annesine tuvaletinin geldiğini haykırır. Bu iyidir. İçlerinden birinin içeri gelmesi  diğerlerini rahatlatır ve bizim için endişelenmeksizin sohbete devam ederler. Nasılsa yanımızda bir gardiyan vardır.


Gardiyan tuvalete girer girmez koşmaya başlar ajan. Sonra kıç üstü atlar yere. Kayar. Frenleri kullanır. Ve tam kapıda durur. Bir taklayla dalar mutfak masasının altına. Hiç çıkmadan dolaba kadar yaklaşır. Ortalık sakinse açar dolabı ve ne varsa aşırır.


Kimi zaman bir kola. Çoğu zaman çikolatadır bu.


Bunları düşünürken teyzemlerin sokağına girioruz ama apartman kapısını geçiyoruz. Genede mutluyum. Biraz ilerde bir başka teyzem vardır. Ama bu annemin kardeşi sayılır. Aslında ikinci kuşak kuzenlerdir ama kardeş gibi hep bir arada büyümüşlerdir. Bizlerde; yani ben ve teyzemin iki çocuğu aynı annelerimiz gibi; kuzenden çok kardeş gibiyizdir. 


Onları daha sonra anlatacağım çünkü sağdan ikinci sokağa dalıyoruz. İlginçtir o sokakta tekbir tanıdığımız bile yoktur. Acaba tanışmaya mı geldik diye düşünüyorum...


Sokağın sonunda, sağda; alçak tek katlı rengarenk boyanmış, böyle bahçeli bir yapı var. Anaokulu yazıyormuş tabelalarda ama o zaman okumam yok tabii. Sonradan, okumayı sökünce anlıyorum.


Bana renkli, çiçekli böcekli, arabalı tabela sevimli görünüyor.

"Bak" diyor annem.
"Anaokulu. Okula başlayacaksın!"

"Hoppala. Dedem evde bekler anne zorlama beni. Ananem duyarsa var ya kesin keser seni. Hayatta razı olmaz benim dışarıda yemek falan yememe. Gel vazgeç. Sen de yanma beni de yakma."


Diyemiyorum tabi. Merak içindeyim de bir yandan ne vardır içeride diye.


Giriyoruz.

Murat IŞIK 


5 Mart 2013 Salı

Özlü Saçmalamalar (Son Eklemeler)

Yaşlı olmak başkadır, yaşamış olmak başka. Her yaşlı bilge değildir. Her yaşamış ta yaşlı...

Alışıldık dağınıklıklar, sıradan unutkanlıklara dönüşür...

Hayat bir bok denizi. Yüzmeyi iyi biliyorsan belki boğulmazsın; ama mutlaka su yutacaksın.


İstediğinde gidebileceğini bilmek özgürlük değildir...

Birinin sizinle ilgili bir fikri var ise mutlaka bir hükmü de vardır.

Kadınlar kıyafetleriyle yargılanır ama çıplak sevilir.

Aşk için kafa patlatmaya gerek yok. O geldiğinde aklınız yerinde olmaz.

Biri, insanlara; iyi olmak için çok fazla zaman harcarken, hayatı kaçırdıklarını hatırlatmalı. 

Her büyük aşkı üç dakikada sindiriyordum. Sıçmak bile bundan daha çok vaktimi alıyordu.

Sırf bir şişe şarap ikram etti diye çirkin bir kadınla yatmazsın. En azından şişe bitmeden...

Yalnızlık pahalı bir ihtiyaçtır. Üstelik paranın karşılığını alma garantin de yoktur. Her an çat kapı birileri dalabilir içeri...


Birine küstüğünüzde, ona bunu söylemeyecek kadar küsmüş olmalısınız. İşte buna "gitmek" derim ben.

Bir yazıyı yorumlamak, onu okumaktan daha fazla akıl gerektirmez.

Bir zaman gelecek, kalıplar; sadece buzdan üretilecekler. Böylece içindekiler; hem şekil almayı öğrenecek hem de zamanı geldiğinde şekil değiştirmeyi...

Biz yaşamı yazıyoruz. Yaşamın ağzı bozuk, kalabalık, hatta çirkef. Bir ara kibarlaşıyorsa bile, az sonra sevişme ihtimali olduğundan...

Pisleyeceğin yeri kendin seçmelisin.

Bir gün bir çocuğu evlat edinmem gerekirse; bu ancak, elindeki birasını denize karşı oturup içen, 5 yaşını geçmemiş, mavi gözlü ve esmer tenli bir sokak çocuğu olabilir. Muhtemelen, birasını elinden alıp, kafama diktikten hemen sonra; onu da evlatlıktan reddederim.

Her şeyi bırakıp gideceğim derken, yalan söyledim. Bu ülkenin rakısından da vazgeçemem lakerdasından da! Onları da alıp gideceğim...

İçkisiz balık restoranlarından haz etmememin sebebi, balık sevmememdendir. Bir de tabii içkiyi çok sevmemden.

Hesabını hızlı göreceksin bu hayatta. Her şey bir anda olup bitecek. Çişini tutmayacaksın mesela. Veya ulu orta sıçacaksın tuvaletin geldiğinde. Kim uludur, kim ortadadır düşünmek zorunda kalmadan. Gitmen gerektiği an duraksamayacaksın. Durman gerektiğinde ise; arkadan çarparlar mı diye sorgulamadan basacaksın frene.

Yeteri kadar yalnızsan, muhtemelen ölüsündür.

Kişisel gelişim kitapları, sıfır bilmem kaçlı; seks hatlarına benzer. Paranızı alır geriye sadece bir fantezi verirler.

Hayatın çekilir olması bitecek olmasındandır.

Biri bana ölmek istediğini söylediğinde, nedenini sormam. Zamanını sorarım.

Hayat kadınları; hayatını yaşadığını iddia eden kadınlardan daha samimidir.

Gün geçtikçe daha da bencilleştiği mi düşünüp duruyordum. Sonra siktir ettim! Artık onu da düşünmüyorum.

Bütün erkekler orospu ruhlu kadınları sever ama tam tersi kadınlarla evlenirler.

Bir insanın ağzı ile yapabileceği en kötü şey olmamasına rağmen küfür etmek ve içki içmek yasaktır. Biri tanrıyı fena yalamış olmalı...

Vakitsiz sevişmelerde alkol şartı aranmaz...

Geçenlerde hayvanat bahçesinde bir maymuna biramı uzattım. Aldı. Biraz şişesini inceleyip içmeden attı piç. Bu yaratığın evrimleşmesi mümkün değil! Kimse benim o zevksiz orospu çocuğundan geldiğimi iddia etmesin.

Bir rüzgar esti ve sigaramı tüketti. Her şeyimiz tanrısal ise eğer; tanrı pis bir otlakçı olmalı...

Bazen yazmak için bir hikayeye başlıyorum. Bir adam beni fena halde sinirlendiriyor. Düşünüp buluyorum o herif kim diye. Çoğu zaman ben oluyorum, bazen de benim olmak istediğim bir adam.

Dış görünüşün önemli olmadığı; ancak bir çirkinin uydurması olabilir.

Ressamlar, bir sayfa resmi çizer sonra onları anlatmaya çalışırken milyonlarca cümle kurarlar. Yazarların durumu daha fenadır. Milyonlarca sayfa yazarlar ve hala ressamlarla aynı kaderi paylaşırlar.

Bir yazarı hayranları bitirir.

Uzak; kıçının dibindedir. Hemen arkanda... 

Murat IŞIK

3 Mart 2013 Pazar

Yarım

"Ne kadar yarımsak o kadar aşığızdır!" dedi kadın. "Bir haftadır görüşmedik ve sen; tas tamam karşımdasın işte. Artık yalan söyleyip durma, bana aşık değilsin!"

Yarım olmaktan neyi kastettiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Ben bazen var olan bazen yok olan bir adamdım. Aklım gidip geliyordu. Acılarım vardı kendime münhasır ama kimseyle ilintili olmayan. Ne olursa olsun eksiklik hissetmezdim. Kendime yetiyordum. Kendimle çözüyordum her şeyi.

"Kendine yeten bir adam nasıl yarım kalabilir?" diye sordum.

"Kendine yeten bir adam nasıl aşık olabilir?" diye soruyla cevapladı beni...

Bir süre sustuk. Şarabımızı içip düşündük.

"Şimdi kalkıp gidersen beni özler misin?" diye sordu.
Aşkın bütün bunlarla ilgisi olmadığını biliyordum. Sorgulanmak hoşuma gitmemişti.
"Emin değilim!" diye cevapladım. "Özlemek pek hissettiğim bir şey değil. Denememi ister misin?"
Şaşkınlıkla baktı yüzüme. Buna hazır olduğumu görünce ürktü. "Hayır" dedi.
"Ama ben gene de gideceğim! Yarım falanda kalmayacağım. Sana aşık olduğuma dair de içimde bir şüphe olmayacak!"

Kalkıp gittim.

İnsan yalnızken daha rahat düşünüp çözüyor her şeyi. İçindeyken; yaşadıkları sıradan geliyor. Mutlu olmak, tutkulu olmak, sevişmek, yemek pişirip, sofra kurup, sonra her konudan sohpet ederken zamanın geçişini idrak edememek. Hatta kavga etmek... Yetmiyor gibi geliyor bunlar. Toplumsal olgulara göre acı çekmek de lazım. Özlemek, bağımlı olmak. Onsuz nefes alamıyor olmak gibi saçma beklentiler.
Ben öyle değilim. Yaşadığım anlara saygım var. Haz alırım hepsinden. Pişmanlık duymayacak gibi yaşamak amacımdır. Başarılıyımdır üstelik bu konuda. O seferde de başardım.

Gitmekten keyif aldım...

Bir zaman sonra; bir mektup buldum kapımın önünde. Uzunca bir şey. Çoğu bölümü öylece okudum. Sonunda bir cümle çekti dikkatimi. "Seninle geçirdiğim zamanları seviyormuşum. Beni özlememeni bile"

Bu beni mutlu etti.

Murat IŞIK






1 Mart 2013 Cuma

Porselen Bebek 1

Kocaman bir lokma attı ağzına. Sığmadı tabii. Dudağının sol kenarından bir çizgi halinde sos aktı. Güldü. İşaret parmağıyla sosu alıp tekrar içeri tıktı ve parmağını emdi. Ağzını şapırdatarak yemeğine devam etti.
"Bu filmde oynamak istiyorum" diye başladı söze. Kocaman bir lokma çiğnerken konuşması tiksinç geldi. Bir şey söylemedim ama.
Heyecanlı heyecanlı anlatıyordu. Ona bakmadan; dinliyor gibi gözükmenin bir yolunu aradım. Başarılı olamadım tabii.
"Yüzüm bak. Bir şey anlatıyoruz şurada!" diye uyardı beni. Israrlıydı. Yaptım mecburen. Zavallı bir surat ifadem olmalı diye düşündüm o an. Kendimi toparladım hemen. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim ve ilgili gözüktüm. Aklıma başka şeyler getirmeye çalıştım. Çıplak olduğunu hayal ettim önce. Daha da iğrençleşti her şey. Hemen vazgeçtim.
Bazen, kalabalıklar arasındayken, dalar giderdim öylece. Sanki Tanrı, sıkıldığımı hisseder ve beni kapatırdı bir süreliğine. Nerede olduğumu hatırlamazdım ama bundan şikayetçi de olmazdım. Bir kez daha yardımım gelmişti işte. Yok oldum...
Kendime geldiğimde hala konuşuyordu. Yemeği bitirmişti ama.
Güzel bir kadındı ve aptaldı. Bu onu cinsel olarak daha karşı konulmaz yapıyordu. Oyunculuğa olan tutkusu; bu salaklığıyla birleştiğinde; onu ucuz bir fahişe olmaktan daha yüksek bir noktaya taşıyamazdı.
Ağlamak ve gülmek konusunda doğuştan bir kabızlığı vardı. Karakter rollerinde oynayamazdı kesinlikle...
Liseli bir sürtüğü oynayabilirdi. Evet! Bunun için rol yapması bile gerekmezdi üstelik...
Gülümsedim bu aklıma gelince. Üstüne alındı. Gelip öptü beni. Sevimli bulmuştu sanırım şaşkın halimi. Aklımı okuyamadığı için şükrettim.
Güzellik, her şeyi kurtarırdı bir süreliğine. Ama yazık ki hayattan daha çabuk tükeniyordu. Bu kadının da az bir vakti vardı. Benimle harcamamalıydı aslında...

"Ne dersin? Sence rolü alabilir miyim?" diye sordu.
"Hiç şüphem yok!" dedim.
Kahkahayı bastı. Seksi bir şekilde yapıştı dudaklarıma ve üstünü çıkardı.

Murat IŞIK

Olur Bazen (Bebek Parkı Anıları)

oturup ağlıyorum sebepsiz
dedi sokak adamı
olur bazen
dedim

körelmiş bıçağıyla yeşil bir elmayı
incecik
ve
halkalar halinde soyuyordu
ben şaraba uzandım
şişeyi aldım
mantar yerine kapağı vardı
ucuz bir şaraptı işte
ve ucuz şarapları severdik ikimizde

dilimlemeyi bitirmesini bekledim
sonra tabağa dizmesini
itinayla dizdi...

salatanın üzerine zeytinyağı döken bir şef edasıyla
nazikçe gezdirdim şarabı
elmaların üzerinde
sonra
bir tutam Türk kahvesi alıp
hafifçe serptim

o sırada ağlamaya başladı gene

İşte böyle oluyor
dedi
olur bazen
dedim

Murat IŞIK

28 Şubat 2013 Perşembe

Kış Öfkesi

Sıkıldım kış mevsiminden...


Sokaklarda sürtmek istiyorum artık sıcak yaz akşamlarında.
Kafam güzel,
Ceket cebimde bir yedek bira;
Yoksunluk nöbetleri için saklanmış.

Bir köşe başında sızasım var.
Gelip geçenler bozukluklar atsalar başımdan aşağıya...
Bir kedi yamacıma gelip sığınsa;
Kalabalıktan,
Issıza...
Ayağımla iteklesem onu,
Tıslasa;
Siklemesem!

Bir bara girip,
İçip içip;
Para ödemeyi reddetsem.
Ağzımı yüzümü dağıtıp atsalar mutfak kapısından, çöplerin arasına;
Bir kuşluk vakti...

Ayılıp;
Boktan bir süs havuzunun suyunda kanlarımdan arınsam;
Sevsem acılarımı,
Hoşnut olsam!

Bir kadına teslim etsem bedenimi.
Yalayarak iyileştirse yaralarımı...
Sevişsek.
Üşümesek mesela!
Örtünmeksizin,
Çırılçıplak uyusak.

Sıkıldım kış mevsiminden.
Bi siktirse gitse artık!



Murat IŞIK

27 Şubat 2013 Çarşamba

Körlük Aldanması (Serbest Saçmalamalar Ekleme)

Zifiri bir karanlıkta el yordamıyla gezinmektir aşk. Dokunarak tanımaktır yüzleri. Ve yüzsüzler, çok yüzlülerden daha merttir...

Murat IŞIK

23 Şubat 2013 Cumartesi

Nöbet

Durmuş kalabalığın ortasında, çevresindekilere aldırış etmeksizin bağıra çağıra o şarkıyı söylüyor. İğrenç bir sesi var!
İnsanlar, bir koruma kalkanı varmışcasına; hafifçe açılarak geçiyor etrafından. Her birinin gözlerine bakıyor. Onlar utanıyorlar, o utanmıyor...
Bir kıza takılıyor gözleri. Kız durmuş köşe başında, onu seyrediyor. Simsiyah bir makyajı var. Gözleri bir yıldız gibi parlıyor sokak lambasının illüzyonuyla. Dudaklarına bakıyor; tanıdık kelimeler dökülüyor kızınkilerden. Birlikte şarkıyı söylüyorlar kalabalıkların arasında.
Birden sıkılıyor içi. Birinin keyfine ortak olmasını sevmiyor. Yalnızlığına tecavüz ediliyor sanki. Ve sanki, umarsızlığının ırzına geçiliyor.
Umursuyor o an!
Nefret doluyor içine. Kıza doğru yürüyüp kolundan tutuyor. "Siktir git!" diye bağırıyor. "Beni rahat bırak."
Kızın dudaklarında kahpece bir gülümseme. Gözleri kırmızılaşıyor. Yüzüne karanlık çöküyor. Tanıyor onu çocuk aynalardan! Korkup iki adım geriliyor. "Nasıl!" diyor sadece.
Kız melodiyi bir ıslığa dönüştürüyor. Arkasını dönüp uzaklaşıyor. Ama o uzaklaştıkça, ses; gittikçe yakınlaşıyor. Şiddeti artıyor. Kulaklarını kapıyor çocuk. Avazı çıktığı kadar bağırıyor. Yetmiyor!
Bir deprem uğultusu kaplıyor her yanı. Tüm camları titriyor İstiklalin...
Sonra aniden sesler kesiliyor. Hepsi birden!
Gözlerini açıyor çocuk. Kimse yok ortalıkta. Kalbi durmuş gibi şehrin! Rüzgarın sesi yok. Kedilerin, martıların, denizin!
Şarkıyı mırıldanıyor... Nafile! Kendi sesi de kaybolmuş tüm diğerleriyle birlikte.
Bedeni düşüyor aklına. Koşup bir vitrinde aksini arıyor. Hiçlik var; onun olması gerektiği yerde. O zaman anlıyor bir nöbetin içinde olduğunu. Basıyor kahkahayı. Ve tüm olanları siktir ediyor.
Bir kez daha içinden şarkıyı mırıldanmayı deniyor bağıra çağıra. Sesi daha doğmadan ölüyor. Ama o; umursamaksızın devam ediyor anını yaşamaya...

Murat IŞIK  

6 Şubat 2013 Çarşamba

Borcum Ne Kadar (Üçlemenin Tamamı)

Barın kapısında durdu. Elindeki kaska baktı. İçinde bir kağıt vardı. Kağıdı aldı eline. Ancak o zaman hatırladı nereden geldiğini. Yazılar anlamsızdı. Okunmamak üzere yazılmıştı diğer tüm beyaz yakalı yazılar gibi.
İçinde kendi lisanına aşina olmayan harfi aradı. Bir X!
Durduğu yerden geri döndü ani bir hareketle. O anda arkasından geçen iki kızdan, solda yürüyene çarptı. "Pardon" deyip kızın koluna dokundu avuç içiyle. Kız gülümsedi. "Önemli değil" dedi.
Kızların yürüdüğü yönün tersi istikametine yöneldi. Arkasından gülüştüklerini duydu. Gururu okşandı ama dönüp bakmadı.
Sıralanmış eczanelerin ilk ikisini pas geçti. Üçüncü eczaneden içeri girdi. Burası diğer ikisine göre daha küçüktü, fakat daha güzel dizayn edilmişti. Estetik kaygısı bir kez daha diğer ihtiyaçlarının önündeydi. O anda anladı ilaç saatinin geldiğini.
Elindeki reçeteyi tezgahın arkasındaki kadına uzattı. Kadın kağıdı aldı. Çok ciddi bir ifadesi vardı. Gözlüklerini düzeltip, okumaya başladı. Çocuk sadece başıyla onayladı. Yalandan bir onaylama... Okuma yazması yok gibi hissetmişti kendini o kağıda baktığında. Bir tanesi hariç, diğer yazanlar için bu kadına güvenmek zorunda hissetti kendini. Başka bir çaresi olmadığını kabullenmez bir halde. Kadının dolaplardan ilaçları çıkarıp bir torbaya doldururken ki zarafetini izledi. Kadın ona torbayı uzattı. "Buyrun" dedi. Çocuk, elini cebine atıp para çıkarttı. Önemsemeksizin verdi ve gene önemsemeksizin aldığı para üstünü saymadan cebine koydu. Eczaneden çıkıp içgüdüsel olarak sola döndü. 
Kendini barın kapısında buldu yeniden. Arada geçen zamanı hatırlayamadı. Işınlanmış gibi hissetti kendini. Sandığından daha kötü bir halde miydi acaba? 
Kapıyı açmadan önce motoruna baktı son bir kez. Kapıyı açarken ruhunu sakin konumuna geçirdi...


Barmen kapıya bakıp gülümsedi. Mavi bezi lavaboya atıp, ellerini havaya kaldırdı.

- Abi unutmuşum hem çarşamba olduğunu, hem de o çarşamba olduğunu. Sende gelmesen zaman kavramımı hepten yitireceğim.

Sadece gülümsedi çocuk. Yüksek tabureyi biraz yaklaştırıp dirseklerini bara dayadı ve saçını düzeltti iki eliyle.

- Hoş bulduk üstad.

- Abi hemen senin emanetten aldırayım. Çömez nerdesin oğlum?  

Mutfağın metalik kapısından fırladı çocuk. Bardaki adamı görünce gözleri parladı. "Hoş geldin abi" deyip saygıyla başını eğdi. Soru sormadan barmenden parayı alıp ne yapacağını çok iyi bilir bir eda ile çıktı mekandan.

- Sen gidince hep seni çekiştiriyor bu. Hayran sana! Bana da hayrandır ama sen gelince papucumuz dama atılıyor.

- Alışmıştır senin yüzüne. Beni arada görüyor ya... Ondandır.

- Olabilir abi. Doktordan ne haber?

- Hiç! Aynı bok işte. İçme, sıçma, yatma...

- Onlar senden benden arızalı zaten abi. Ezberlemişler iki cümle; herkese aynı muamele.

O sırada çömez elinde bir torbayla içeri girdi. Çocuğun yanına geldi. Torbadan bir şişe çıkartıp, cebinden çıkardığı mendille iyice sildi. Kapağını ani bir hareketle çevirerek açtı ve yine ani bir hareketle üzerinde barın adı işli bir bardak altlığını eliyle itip, tam çocuğun önünde şişeyi üzerine oturttu. Çalışılmış bir gösteri gibi.

Bastı kahkahayı çocuk.

- Eee olmuş bu!!! 

- Ne olmak hemde!!! dedi barmen.

Ufaklığa bakıp, güldüler bir süre.

Çömez mahçup bir halde, diğer şişeleri barın içine götürdü. Dolabın içine değil; üstüne dizdi. Soğuk sevmezdi çocuk. Hepsi bilirdi bunu. O sırada barmene; "Bitene kadar devam" dedi. "Sorma bile" Sonra elini cebine atıp çömezi çağırdı. "Sağol paşa" diyerek bir miktar para tutuşturdu eline.
Gene kafasıyla bir selam verdi çocuk ve parayı bakmadan cebine koydu. Ama tam içine doğru itmedi ucunda bıraktı. Sanki ilk müsait anında çıkartıp kontrol etmek istermiş gibi.

 "Hadi bakalım" dedi barmen çömeze, abine sevdiği peynirlerden şık bir tabak yap. Ustaya da söyle "kırmızı şöleni" diye; O anlar.

Elini torbaya daldırıp ilaçlardan iki tane çıkardı çocuk. Şişeye baktı şöyle bir... Ne kadar zarif olduğunu düşündü. Altın renginin üzerinde elini gezdirip; silinmekten kurtulmuş birkaç damlayı birbiriyle birleştirdi. Sonra elindeki ilaçları attı ağzına, bir yudumla yuttu. Barmene dönüp;

- Ne oldu uzun boylu olan? Aradı mı?

- Aradı.

- Ne dedin?

- Soğuk konuşup kapadım.

- Götün kalktı yani?

- Öyle değilde. Fazla naz aşık usandırıyor abi bilirsin...

- Pek bilmem... Hem o naz yaparken; sen tutarsız bir takipteydin ve pekte usanmış gözükmüyordun.

- İşte sonra usandım(!)

- Hımm. Kim öbürü?

- Hangisi?

- Öbürü işte. Bir kadının kusurlarını ancak bir başkası görünür kılar.

- Yuh abi ya...

Bu uzunsa o muhtemelen orta boyludur ama mutlaka uzun saçlıdır. Tahminimce de esmer.

- Harbi yuh ama...

- Dur daha. Renkli gözlü ama lens sadece sen daha tam fark edemedin.

- Lens mi abi onlar?

- Ne bileyim oğlum ben! Belki de gerçektir. Beni ilgilendiren kısmı renkli gözleri olup olmadığıydı.

- Hayat dolu be abi. O kadar güzel ve gerçek ki...

- Erkek gibi rahat hareketleri falan var muhtemelen. Sevdin sen tabii. Dobra geldi. O sahte zariflikten sonra.

- Sen burada mıydın o gece de ben görmedim seni? Bu ne ya abi? Şaka mı? Nerden biliyorsun her şeyi?

- Yok be oğlum! Kaç çeşit kadın var ki zaten? Ve hangi kadın bir başkasını unutturacak enerjiye sahip. Elindekini biliyordum. Muhtemelen zıttı çeker seni diye düşündüm. Bunca zamandır gelir giderim. Beğendiğin kızlara içki verirken normalin aksine sol elini kullanıp sağ elini arkaya saklarsın. Yani illüzyon değil benimkisi. Seni izledim. Nasıl kadınlardan etkilendiğini biliyorum o kadar...

- Peki abi bir soru; Kızın sevgilisi var mı? Alaycı sormuştu.

- Var. Yaşça biraz daha büyük. Yakışıklı. Fakat hayata biraz kapalı. Kızdaki o fazla enerji o gece eski arkadaşlarıyla yeniden buluşmasının verdiği enerjidir muhtemelen. Herkesin içkilerini, sürekli kızın gelip alması senden hoşlandığından değil; çocukla beraber yaşıyor olmasından! Alışkanlık yani! Kafası güzel olunca seni beğendi. Haklı kız! Hem hoşsun hem salak. Bedava içki yani... Son bir şey daha. Bir kere yatarsınız belki ama; sonra hayatında gördüğün en hızlı giyinen kadına, "görüşürüz" derken bulursun kendini. Üstelik sen ikinci bir cümle kuramadan kapı sesi çoktan duyulmuş olur.

Barmen hüzünle gülümsedi. "Yok artık" dedi içinden. Korktu. Konu değişsin istedi. Dönüp, çaylağa seslendi. "Nerede kaldı peynirler?"
Metal kapı açıldı yeniden. Bu çocuk hep kapının tam arkasında bekliyordu sanki, bizi dinliyormuş gibi çaktırmadan diye düşündü çocuk.

Çömez, barmene dönüp; "Abi, usta kırmızı şöleni duyunca özendi biraz. Çok severim o arkadaşı" deyip kendi başladı hazırlamaya.
Sonra sesini biraz alçaltıp, öne doğru iki adım atıp, sol eliyle kapıyı yarı kapalı halde tuttu. Sağ eliyle de ağzının sol yanını kaqpatarak, ustanın sanki dudaklarını okumasından çekinircesine;  "Malum sanat yaparken yavaş ve özenli davranır" dedi alçak sesle ve güldü.

Barmen de, çocuk ta gülerek karşılık verdiler.

Ustayı ilk geldiğinde tanımıştı çocuk. Sol kolundaki motosiklet dövmesi çekmişti dikkatini. Laf atmıştı ustaya. Sonra sabaha kadar, yemeklerin ötesine geçen yaşantısını dinlemişti. Onun iki tekerlekli özgürlüğünde edindiği deneyimlerden, içerideki mutfağın her gün farklı bir ülkenin kokusuna büründüğü izlenimi uyanmıştı çocukta. Haksız olmadığını zaman içinde daha iyi anlamıştı.
  
- Abi gördün mü? Usta seni duyunca ipleri ele almış mutfakta. Çömez, abine bir altılı çöz bakalım hemen.

"Hemen abi" derken çoktan dış kapının kolunu itmişti bile.

Yapacak bir şey yoktu. Özlenmişti. Seviliyordu. Dedesinin bir sözünü hatırladı. "Sevildiğin yerde sevil aslanım." Öyle de yaptı.
   
- Usta nasıl peki?

- Pek iyi değil abi. Gelsin sana anlatır zaten özlemiştir.

- Sağlık konusu mu?

- "Hayatım sikildi bu şehirde!" diyip duruyor. Anlamıyorum ki sağlıktan mı başka bir şey mi?

- Bilirim... Bazıları bizim gibidir oğlum. Ruhumuz orospudur bizim. Durduğu yerde duramaz. Oğlu buldu mu peki izini?

- Abi kendi anlatsın. Malum ben katılmadığım konuları tarafsız anlatamıyorum. Bir olaylar oldu ama benim istemediğim şekillerde! O yüzden sorma bana.

- Gerek kalmadı zaten. Ben anladım gibi. Siktir ya! Tatsız olmuş. Ama gerektiği gibi de olmuş bir diğer açıdan!

- Yapma abi. Anladıysan destek verme bari şuna. Ruhsuz musunuz anlamadım ki? Nasıl böyle düşünüyorsunuz?

- Öyle değil oğlum hayat. Film değil. Sen anlama ama bazılarımız böyleyiz. Az da değiliz hani. Sıradan denecek kadar kalabalığız artık...

Çömez elinde yeni bir torbayla geri geldi. Aynı seremoniyi tekrarladı. Buzdolabının üstüne dizdi yine hepsini. Başıyla selamını verip metal kapının ardında yok oldu.
Biraz sessizce düşündüler ikisi de. Kendi kendilerine bir şeyler söyler gibi dudaklarını oynatarak.

Barmen aniden dönüp;

- Hani bir Özgür vardı. Sürekli gelirdi. Barın en ucunda otururdu hatırladın mı?

- Hatırlayamadım.

- Hani "Senin adını yanlış koymuşlar. Baskı altına almış bu isim seni. Şimdi prangalı gibi geziyorsun küçük adımlarla" demiştin de; o da gelip senin yanına oturmuştu öyle tanışmıştınız.

- Şimdi hatırladım. Kendi halinde sorunlu bir çocuktu.

- Hah! Sorunlarını çözdü o abi. Atladı terasından.

- Hadi be!

- Aynen abi.

- Süpermiş. İlk defa adını yaşamış işte fena mı. Özgürrr.

- Öldü be abi sonunda; Ne adı.

- Nasıl öldüğü önemlidir bir adamın. Yakışır ölmüş. Yakışır yaşayamasa da... Çok zengindi üstelik o değil mi.

- Evet abi. Zaten iyi bir miktar parayla atlamış.

- Anlat bakayım şunu...

- Şaka değil abi. Önce bir çanta dolusu parayı açmış. Böyle savrulmuş ortalığa. İnsanlar görünce çığlık atıp ellerini açmışlar. Derken, o para bulutunun arasından bir külçe altın gibi geçip elleri açık bekleyenlerin arasına çakılmış. Öyle anlattılar yani.

- Vay be. Güzel değil mi şimdi bu. Afferim adama... Tapılmak gibi!

O sırada metal kapı açıldı. İçeriden bir tepsinin içinde farklı farklı meze tabaklarını itina ile tutmuş usta göründü. Saçları kır ve uzundu.
Herkes ayağa kalktı.

- "Kırmızı Şölen" dediklerinde anladım.

Kahkahalar sokağa taştı. Elindeki tepsiyi çömeze verip. Kocaman sarıldı çocuğa.

- Nerdesin be çocuk?

- Burdayım usta. Geldim.

- Bak... diyerek sağ kolunu kaldırdı biraz havaya.

Çocuk motosiklet dövmesini gösteriyor sandı ama kolunun iç tarafını çevirdi usta. Bir yelkenli... 

- Bunu senin için yaptırdım...

Çocuk bir daha sarıldı ustaya.

- Ne komik adamsın be usta.

"Bir sürprizim daha var" dedi çocuğa. Çömeze eliyle bir işaret yaptı. Hafif bir ses doldu içeriye. Denizin ve dalgaların sesi. Martı çığlıkları. Çocuk kendini Rumeli Fenerindeki kalenin kayalık yamacında hissetti. İyot kokusunu, rüzgarın saçına dokunuşunu hissetti. Ustanın koluna çizili yelkenlinin, hayata gelip; Karadeniz' den Marmara' ya seyredişini canlandırdı kafasında.

- Bu şiir senin bana hediyendi diyerek okumaya başladı usta.

ŞARAP GİBİ

Tam zamanında olmalı herşey;
Tam da yerinde olmalısın.
Denizin üzerinde rüzgarla seyrederken,
Martılar peşinden geliyor olmalı.
Yavaş yavaş tadmalısın o an şarabı.
Ağzında ısıtmalısın.
Zamanla önce tatlanıp mayhoşlaşmalı ağzında.
Sonra dudaklarının kenarından bir damla kırmızılık akmalı.
Sense,
Gözlerini kapamalı.
Dalmalısın.
Görenler, öldüğünü sanmalı.
Oysa sen zevki tatmakta olmalısın...

Bir alkış koptu mekanda. Bardan uzaktaki masalar ustayı ayakta alkışladılar. Usta eğilip bir eli önde, diğeri arkada tam belinde, selam verdi bu birkaç kişilik kalabalığa.

"O halde devam edelim" dedi çocuk.

Barmen hemen bir kağıt kalem aldı.
Çömez çocuğa doğru iki üç adım yaklaştı.
Usta meze tepsisindeki bir kadehi aldı eline...

Tam zamanında olmalı her şey;
Tam da yerinde yaşamalısın.
Denizin üzerinde aldığın keyfi,
Olmadığında da yaşamanın çözümüne ulaşmış olmasın.

Ve şarap gibi,
Yavaş yavaş tadmalısın hayatı!
Zaman içinde olgunlaşmalı;
Günün geldiğinde ölümü tutkuyla karşılamalısın.

Sonra;
Dudaklarının kenarından bir kırmızılık akmalı.
Görenler, bu sefer öldüğünü anlamalı.
Oysa sen yeni bir zevke atılmakta olmalısın...

Önce unutulacak,
Bir zaman sonra bir şiirinle hatırlanacaksın.
Hatırlandığın o an;
İnsanlar zevklerine ortak olmalı.

Oysa sen;
Onların yeni yeni tadmaya başladığı bu zevkin,
Doruklarına tırmanmış olmalısın!

Alkışlar koptu yeniden. Çocuk ustanın selamı ile selamladı herkesi.
Barmen yazmaktan yorgun düşmüştü.
Ustanın dudaklarında saygı ve sevgi içeren bir gülümseme barınıyordu.
Çömezin gözleri nemliydi.

"Hoş geldin gençliğim" dedi usta.
"Hoş bulduk" dedi çocuk.

Bara oturdu usta, çocuğun yanına. Bir parça eski kaşar peyniri kesti. Bıçağın ucuna batırıp uzattı çocuğa. Çocuk çekincesiz dudaklarının arasına aldı bıçakla peyniri. Peyniri tutup, bıçaktan çekti dudaklarını. Şişesinin yerinde, bir kadeh duruyordu artık. İlk yudumu peyniri eritmek için kullandı. Sonra ustaya dönüp "Geride bırakabilmiş olmaya..." dedi. Gülümsediler. Bir yudum daha aldılar içkilerinden...

- Nasılsın usta?

Elini hafifçe omuzuna koydu ustanın. Nazikçe sevdi. Yüzündeki izlere daldı bir süre. Ayrılıp kesişen yollar gibiydiler. Hayatta her verilmiş karar için bir çizik...

- Ağırım be çocuk. Bir ton pamuk kadar ağır. Hem bir de naifim, bir de kırılgan... Destek versen gücün yetmez kaldırmaya da, üflesen dağılırım.
- Bilsem ki dağılacaksın üflerim usta. Umurumda olmaz bilirsin. Senin yolun gelmiş. Gel bu gece çözelim bu işi. Ben üfleyeyim, sen tane tane kop öbeğinden. Bir yerde toplanırız...

- Bu şehir adamı hem alttan çekiyor hem üstten basıyor. Arayı tutturabilecek miyiz dersin sıvışmak için?

Barmen bir yandan içkileri hazırlıyor bir yandan dinliyor, arada; kafasını üstteki ışığa dikip düşünüyor; sonra bir anda kalemi alıp bir şeyler karalıyordu.
Çömez, ustasının yanında, hayran hayran izliyordu çocukla adamın buğulu seslerle yaşattıkları anlaşılmaz metinleri.

- Senin oğlan usta! Gelmiş diye duydum. Bulmuş seni.

- Geldi...

İç çekti usta.

- Ahhh. Şu kapıdan girmiş içeri. Oturmuş bara. Dur bak bu anlatsın sonrasını ben içerdeydim.

Barmen sanki bu anı bekler gibi hemen girdi konuya.

- Akşam yeni olmuştu. Hazırlık yapıyorduk. Biri girdi abi içeri. Böyle uzun boylu. Ustadan genişti omuzları. Aynı usta gibi hafif paytak adımlar atıyordu.

"Yol yapmadan anlatacaksan anlat" dedi usta. Kaşları çatıktı.

Barmen tersçe baktı ustaya, "neyse" der gibi başını çevirip, devam etti.

- Müşteri sandım önce. Ama abi görsen, aynı ustanın gözleri. Pardon usta ama; nasıl tarif edeyim ki başka?

Söylendi usta, içine haykıran bir sesle. Diğerleri duymadı ama kafasını iki yana sallamasından anladılar. Barmen devam etti.

"Buyrun" dedim ben. 
"Bir duble rakı" dedi ama, bana bakmadı söylerken. Çevreyi inceliyordu. Rakıyı koydum. Başka bir isteği var mı diye sordum.
"Bir de babamı çağır" dedi.

- O an anladım. Sormadım bile senin baban kim. Adı ne diye. Büyülenmiş gibi gidip ustanın yanına...

- Öyle geldi bu. Suratında bir beyazlık, bir meymenetsizlik ve boktan bir ifadesizlikle... "Ne var lan" dedim. "Sevgilin mi geldi yeni pezevengiyle ne bu hal!" Gülüyorum tabii ne bileyim ben. Bu şaşkın da "Senin oğlan... İçeride usta!" dedi... Dondum çocuk. Sen ol istedim gelen. Ama değildin; biliyordum da üstelik. Önlüğümü çıkartıp gittim...

Durdu usta. Bir yudum çekti kadehinden biraz kendisiyle konuştu. Sonra daldı bir yerlere...

- Sonra usta?

Usta irkildi bir anda. Çok derinlere gitmişti belli ki.

- Sonrası çocuk. Anlar geldi aklıma. Bunu terkederken öpmemiştim ya ben o geldi. Her şeyi fısıldamıştım kulağına. Ama öpmemiştim. Küçüktü. Unutmuş demek. Yeniden söylemek gerekti. Taa en baştan. Koca adam olmuş be evlat! Öylece dinledi.

- Her şeyi mi usta?

- Her şeyi evlat. Fısıldadıklarımın üzerine eklenenleri bile!  Canı acımıştır bu defa...

- Kadın ne olmuş?

- Bilmem sormadım.

- Ağladı mı?

- Öfkeden; bir iki damla arada. Hani böyle karmaşa anı gibi. Ayrılık gibi işte... Duyguları şaştı tabii. Aman be çocuk! Ne işin var değil mi? Sana anlatılmıştır defalarca.

- Kendi duymak istedi be usta. Hepimiz ağzımız yanarak öğrendik ya her şeyi. Dinledin mi bir Allahın kulunu, kontağı çevirdiğin o ilk an? O neden yapsın? Bence iyi oldu usta. Senin yaptığın da onun yaptığı da!

"Bunun yanında deme, saldıracak birazdan bize" diyerek; barmeni işaret etti kafasıyla ve güldü.

- Şimdi elin adamını düşünme vakti değil! Sen yeterince kapatabildin mi konuyu ondan haber ver bana.

Barmen atladı. "Abi! Elin adamı dediğin, adamın oğlu."

- Ne oğlu lan! Adam istedi mi bu oğlu. Ta en başından o orospunun oyunu değil miydi? Bu oyunu bozmak için bir yola girmedi mi bu adam? Şimdi bizim gibi iki sümüklü taze dedi diye kendine yaşanmış koca bir ömrü çöpe mi atacak sanıyorsun usta? Bak dostum; söz konusu kendinsen gerisi teferruattır. Usta böyle yaşadı... Pişmansa da bu gece; kendi diyecek bize! Öyle dogmalarımızla, şablonlarımızla konuşacak adam değil o.

Sonra ustaya döndü çocuk.

- Söyle usta. Pişmanım de pişmansan. Rahatla be usta. Başka nasıl sıvışacağız aradan?

- Ne pişmanlığı be çocuk... En baştan giderken hakkımı teslim edip gitmiştim kendime. Bir gün, bu günün geleceğini de bilerek üstelik. Günahı o kadının boynunadır. Ben onu istemedim. Kulağına söylediğim ile, yüzüne söylediğim an arasında; pişmanlık anlamında, bir zerre ağır tartmadı hiçbir tarafı şu kalbimin terazisi. Aynen şöyle dedim ona. "Seni ben istemedim evlat! Hiç istemedim" dedim. "Bilsem ki içimde bir zerre şüphem olacak zaten baştan gitmezdim" dedim. "Şimdi sen de geldiğin yere dön. Hiç yokmuşum gibi. Yoktum da zaten! Ve bak yokum hatta..." dedim ve kalkıp gittim.
Sonrasında; öyle oturmuş bir süre. Bir şeyler karalamış bir peçeteye. Katlamış. Bana bırakıp gitmiş.

- Ne yazmış usta?

- Okumadan attım gitti be çocuk! Sende; beni mi deniyorsun?

Güldüler birlikte.

- Hadi usta kalk. Yolumuz uzun.

- Zamanı mıdır?

- Zamanıdır.

Barmene döndü çocuk.

- Borcum ne kadar?

Usta kafasıyla bir işaret yaptı barmene. Barmen çıkartıp biraz para verdi ustaya kasadan. Sonra çocuğa "Abi görüşürüz." dedi.

Çocuk durumu anladı. Cebinden bir miktar para çıkarıp bara bıraktı.
"Çömezi de gör." dedi.

Usta karışmadı duruma. Onun dışındaydı artık her şey...

O gece bardan çıkıp kontağa bastı iki adam. Biri biraz yaşlıcaydı.
Arkalarından bir çömez su döktü. Bir barmen de; biraz kırmızı şarap...
Sonra aynı barmen cebinden buruşturulmuş bir peçete çıkardı. Okudu ve attı. Gözünde yaş vardı. Silmeden izledi iki adamın çekip gidişini.

Bir yerlerde başka birileri daha ağladılar belki. Başkaca insanlar, aynı adamlara.
Ama adamların gittiği yönden hep kahkahalar duyuldu...

Murat IŞIK

28 Ocak 2013 Pazartesi

Hesap

İspat edilmeye çalışılan bir matematik kuramıydı kadınlarım. Toplayıp çıkarıyordum. Kare köklerini alıyordum. Olmuyordu işte. Tutarsızdı sonuçlar. Paradokslar oluşuyordu! Esir kalıyordum. Bir küp gibi hapsediyordu beni; dört yanımda yinelenen yaşanmışlıklar. Asırlar geçiyordu üzerimden. Yaşlanmıyordum. Kara tahtanın başında yitiriyordum aklımı. Tepeşir tozları siniyordu üzerime. Hesap kitap kokuyordu sevdalarım. Kokulu fakat çözümsüzdüler işte. Kaç ayrı evrende hapsoldum kimbilir. Kaç ayrı kadınla?
Katildim. Binlerce kez sıktım boğazlarını. Defalarca izledim; son nefeslerini verirken ki, ihanete uğramış bakışlarını. Buna rağmen kaç kez ağladım arkalarından? Kaç kez gözlerimden kopup sözsüz dudaklarında yitti damlalar...
Her seferinde arkamdan gelip boynuma sarıldılar. Ölümsüzdüler. Tanrıçaydılar.

Murat IŞIK

26 Ocak 2013 Cumartesi

Beklerken

Çoktandır gözlerim yollarda kendimi bekliyordum. Kar vardı önce. "Çıkmasa yola" dedim içimden. Korktum. Yapmaz gerçi. Sakınır kendini her şeyden biliyorum. Ama merak işte!
Sonra yağmurlar geldi. Hafta içiydi. Üzerinde takımları vardır dedim. Ne de çok yakışır. Yakıştığını bilir üstelik. Aynaları vardır. Her birinin önünden geçerken kendini beğenir... Önceliği asla ben olmam o kendine döndüğünde. Sevmez zaten çamuru. Düşmez yollara. Hem her yerde su birikintilerinden tuzaklar kurulmuştur.Üstelik şoförler düşüncesizdirler. Şemsiyesi de olmamıştır hiç. Elleri havada gezmeyi sevmez kulüp züppeleri gibi. Düşmez yola!
Sonra bahar geldi. Karasızdı iklim. O; iklimlerden daha kararsızdır. Sabah uyuyası tutar; Öğle sonrası deniz kenarında oturası. İşi olmaz benle. Kimseyle işi olmaz karar veremediğinde! Gelmek için çıksa bile yola; bir mideyeci tezgahında cayar muhtemelen. Islık çalar. Verilmiş sözler göğe uçar gider melodilere takılıp... Balonlar gibi işte. O ise u
mursamaz. Başkası olsa yerinde; bir çocuk mesela; kaçan balonun ipini yakalamaya çalışır, beceremezse; oturur ağlar. İnsanca tepkileri olur. Onun yoktur. Koşmaz peşinden. Ağlamaz. Bir süreliğine bakar arkalarından. Yok olmalarını bekler. Sonra bir bakmışsın; unutmuş gülümsüyor çevresine. Öylece unutur beni de bir ıslık sesinde; Issızlaşırım...

Yaza belki! 

Murat IŞIK

19 Ocak 2013 Cumartesi

Boza

Sevda bir bozacı nağrasıdır.
Yüksek tonda başlar.
Gittikçe uzaklaşır.

Murat IŞIK

17 Ocak 2013 Perşembe

Rakip

O kadar da karışık değil. Ben beni seviyorum. Sende beni seviyorsun. Teknik olarak rakip sayılırız.

Murat IŞIK

8 Ocak 2013 Salı

Sarhoşluk Boşalmışlığı

Ne oldu bana böyle?
Ellerimde kül tutuyorum.
Sımsıkı kapamışım yumruklarımı.
Başımda bir akşamdan kalmalık.
Yüzümde bir kadının akmış siyah makyajı.
Ayaklarımın dibinde kan kırmızı cam kırıkları.
Ham ağlayamamışlıklar var boğazımda;
Hissediyorum atamadığım o hıçkırıkları.

Bir isim hatırlıyorum.
"Gel artık" diye bir cümleye zımbalanmış.
Peşpeşe söyleniyorlar.

Sıkıntılar birikmiş içimde.
Dolmuşum;
Taşamıyorum...

Külleri takip ediyorum şömineye kadar.
Orda yanmış bir not;
Uzanıp alıyorum.

İmzasız bir haykırış okuyorum.
Benden bana yazılmış.

"Beni paylaşmak seninle;
 Seninle paylaşılmak istiyorum..."

Murat IŞIK

7 Ocak 2013 Pazartesi

Toz

Odaya saçılmış ne varsa senden kalan, toplayıp bir kutuya kaldıracaktım.
Çözümmüş gibi arşivlemek vazgeçilmez sevdaları!
Bir vakit unutacaktım güya.
Ne gam?

Annem;
Muhtemelen fırlatıp atacaktı bir bahar temizliğinde seni;
Benim olduğunun farkına bile varmadan!

Bir başka sevdayı kaderine terk etmek için tavan arasına vardığımda fark edecektim ancak yokluğunu.
Çöp kamyonu çoktan gitmiş olacaktı...
İçim acıyacaktı...

O yüzden tozları halının altına süpürmek geçti aklımdan.
Onlarda;
Muhteşem ayaklarının,
İzleri vardı.

O kadar da vazgeçmiş değildim anlaşılan...

Murat IŞIK